The Blog

Hititler

 Asurluların Anadolu’ dan çıkma zorunda kalmasıyla devlet idaresini ellerine almışlardır. Anadolu’nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti’ni kurmuşlardır. Bu devletin kurucusu Labarna‘dır. Başkenti ise Boğazkale-Hattuşa’ dır.

Hitit Çağı (M.Ö. 1650-1200)

Asur Ticaret Kolonileri dönemi, sosyal ve siyasal yeni görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yerel Prenslerle yönetilen Anadolu’da, Mezopotamya’daki gibi merkezi devlet fikri gelişmiş ve sonucunda iç mücadeleler başlamıştır. Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititler, MÖ.3000 yıllarının sonunda küçük gruplar halinde Kafkaslar üzerinden Anadolu’ ya girerek yerli halk Hatti nüfusu ile karıştılar.

Hititler, Asurluların Anadolu’ dan çıkma zorunda kalmasıyla devlet idaresini ellerine almışlardır. Anadolu’nun yerli halkıyla kaynaşıp Hitit Devleti’ni kurmuşlardır. Bu devletin kurucusu Labarna‘dır. Başkenti ise Boğazkale-Hattuşa’ dır.

Hitit tarihi M.Ö. 1650-1450 eski krallık ve M.Ö. 1450-1200 Hitit İmparatorluk Devri olmak üzere iki safhada incelenir. Hititler Anadolu’da hakimiyeti kurduktan sonra Suriye’ye seferler yapmışlardır. M.Ö. 1274’ de Mısır’la yaptıkları Kadeş Savaşı sonrası, M.Ö. 1269 yılında tarihteki ilk yazılı anlaşma olan Kadeş Anlaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Hitit Devletinin kuruluşundan itibaren, sanattaki Mezopotamyalı unsurlar kaybolarak, Anadolu’nun yerli sanatıyla birleşmiştir. Sanatta, boyutları büyümüş anıtsal eserler ortaya çıkmıştır. Mabetler, saraylar, sosyal yapılar, kaya kabartmaları ve orthostatlarla (bina cephelerinde alt sırada yer alan kabartmalı taşlar) önceki sanattan ayrılır. Hitit Devleti M.Ö. 1200 yıllarında deniz kavimleri göçü ve kuzeyden Kaşka kavmi saldırılarıyla yıkılmıştır.

Hattiler

Hititler’i incelemeye başlamadan önce, Hitit göçlerinden önce aynı yerlerde uygarlık kurmuş olan ve Hititler’i büyük ölçüde etkilemiş olan Hatti uygarlığını incelemek gerekmektedir.

Yaklaşık MÖ 2500-1700 yılları arasında Anadolu’da büyük bir uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır.

Yapılan araştırmalar Hititler’in uygarlık ve inanç/mitoloji bakımından Hattiler’den oldukça etkilendiklerini ortaya koymuştur.

Hititler kendilerini başka isimle anmalarına rağmen, ülkelerine Hatti ülkesi demeleri ve din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti dilinde konuştuğunu belirtmeleri bu etkiyi göstermektedir. Ayrıca özel isimlerin bir çoğu da Hatti dilinden gelmektedir.

Hatti uygarlığına ait en önemli eserler Alacahöyük’te bulunmuştur. 1935’de Atatürk’ün himayesinde başlayan kazılarda bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen güneş kursları, heykelcikler, altın kupalar bir çok eser bulunmuştur.

Yapılan kazılarda ölülerin hocker pozisyonunda bulunması (ana rahminde olduğu gibi, cenin vaziyetinde) , toprak ve yeniden dirilme kültlerini varlığını, dolayısıyla da ana tanrıça kültünün varlığını göstermektedir.

Bir başka buluntu yeri de Tokat Horoztepe’dir. Burada da ana tanrıçaya ait idoller ve tören zilleri bulunmuştur. Ancak buluntuların büyük bölümü yurt dışına kaçırılmıştır.

Hattiler’e ait süsleme ve bezeme şekillerinin Anadolu’nun bir çok yerinde görülmesi bu uygarlığın ne kadar yayılmış olduğunu ve önemini göstermektedir.

Hatti halkı, hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmiş, özellikle de boğa en önemli simge olmuştur. Boğa ile gök/güneş kurslarının birlikteliği boğa/gök ilişkisini düşündürtmüştür. Buna göre boğa en büyük gök tanrıyı temsil etmektedir.

Hattiler Hititler’le kaynaşmış, Hatti uygarlığı Hitit uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.

Hititler’in Kökeni

Anadolu Uygarlıkları içinde en önemlilerinden olan Hititler’in kökeni hala tartışmalıdır. Ancak Hititler’in Anadolu’nun yerli halkı olmayıp dışarıdan geldikleri kesindir. Hatta Hitit adı da daha sonra Eski Ahit’e göre uydurulmuş bir isimdir. Hitit diye andığımız bu halkın kendilerine Nesi dili konuşan Nesili dediklerini biliyoruz.

Batı dünyasındaki bilim adamlarının üzerinde anlaşmaya vardıkları Hititler’in Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yolundadır. Konuştukları dil ve ataerkil yapısı ve diğer kültür özellikleri bu görüşü destekler niteliktedir.

Ancak Hititler’in nereden göç ettikleri tam olarak açığa kavuşmamıştır.Öte yandan Hititler’in olmasa da Hattiler’in Asiatik kavimlerle alakası vardır. Özellikle dilleri ve kültürleri bu bağlantıyı güçlendirmektedir.

Öte yandan bir başka teori de Hititler’in Çerkez kökenli olduğu yolundadır. Bu tez de Hattiler söz konusu olduğunda dil ve kültür öğeleri bakımından desteklenmektedir ve olanaksız gözükmemektedir. Ancak daha etraflı araştırma yapılmalıdır. Örneğin Çurey Hattiler ile Hititler’i yer yer karıştırdığından ortaya anlaşılması güç ,hatalı teoriler çıkmış.

Hitit Siyasi Tarihi

Hititler denince “gerçekçilik” akla gelir, pragmatizm yani.Hititler, Anadolu’da önce beylikler halinde yaşamış (M.Ö. 2000-1660), sonra bir krallık (M.Ö. 1660-1460), daha sonra da federal bir büyük krallık kurarak (M.Ö. 1460-1190) süper güç olmuşlardı. Politikaları gerçekçilik üzerine kurulmuştu. Yerli Anadolu kavimlerini, özellikle Hattileri ve Hurileri hoşgörü ve anlayışla yönetmişlerdi. Başlangıçta, uygarlık yönünden kendilerinden çok üstün olan Hatti ve Hurilerden büyük ölçüde yararlanmışlar; onların geleneklerine, dinlerine, dillerine, günlük yaşamlarına saygı göstermişler ve ülkenin adını bile değiştirmemişlerdi. Uygar, çok dilli ve çok dinli büyük bir imparatorluk kurmuşlardı. Mezopotamya’dan çiviyazısını alıp, zamanın en ileri ülkelerinden biri olmuşlardı.

Dış politikayı, tampon devletçikler kurarak ve bunlarla, aralarında evlenme yoluyla yakınlık sağlayarak idare etmişlerdi. Yasalara, insan haklarına, anlaşmalara saygı göstermeyi bilmişlerdi.

Ancak, birçok küçük krallığı dengeli ve uyumlu bir politika içinde yönetmek güçtü. Belki de III. Hattuşili’nin Kral III. Murşili’ye başkaldırması ve tahtı yasaları çiğneyerek zorla ele geçirmesi, Hitit devletinin yıkılmasında başlıca etken olan Batı Anadolu beyliklerinin kurulmasına yol açtı. Ve böylece, 800 yıllık koca, devlet içten ve dıştan saldıran güçlerle son buldu.

M.Ö. 1800 yılları, Anadolu tarihinin başlangıcı yerli Aglutinant dil grubuna ait Hattiler ve Hint Avrupalı Hititler hakkında ilk bilgilerin edinildiği dönemdir. Bu çağ, Hitit kültürünün başlangıç ve gelişme aşamalarının kaynağıdır. M.Ö 2500-2000 yılları arasında Kuzey Kapadokya ve Orta Karadeniz bölgesinde gelişmiş kültürün temsilcisi Hattiler’ di. Şehir devletleri tarafından yönetilen bu bölgenin müstahkem şehirleri, kral mezarları, hazineleri, Hatti kültürünün simgeleridir. M.Ö 2000 yılları sonlarında büyük savaşlar sonucunda çıkan yangınlarla sona eren bu çağı, Asur Ticaret Kolonileri dönemi izler. Yazılı kaynaklardan Hititlerin, Anadolu’ya M.Ö. 3. binin son yıllarında, 2. binin başında küçük gruplar halinde, girmeye başladıkları ihtimali çıkmaktadır. Hititlerin Anadolu’ya kuzey Karadeniz üzerinden veya kuzeydoğudan, Kafkaslar üzerinden geldikleri ve Kızılırmak kavisinin kuzey kesimine yerleşmiş oldukları değerlendirilmektedir.

Birbirini izleyen akınlarla Orta Anadolu içlerine yayılan Hititler, zamanla etki alanlarını genişletmişler, Hattili Prenslerin arazilerine hakim olmuşlardır.

Asur Ticaret Kolonilerinin geç evresinde (M.Ö 1800-1730) Kuşşara Kralı Pithana ve oğlu Anitta tarih sahnesine çıktılar. Onlar Hitit diline Naşili adını veren Kaniş/Neşa’yi zaptedip krallığın ilk merkezi yaptılar. M.Ö. 1700’lerde Kuşşara kralı Anitta, Hattuş Kralı Pijusti’yi yenip şehrini tahrip ettiğini anlatmaktadır. “Geceleyin yaptığım bir saldırı ile şehri aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş’u yeniden iskan ederse gökyüzünün Fırtına Tanrısı’nın laneti üzerinde olsun.”

Hattuşa M.Ö. 17. yy.’ın ikinci yarısında, Hitit Kralı I. Hattuşili tarafından başkent olarak seçilir. Eski Hitit Devleti’nin kurucusu I. Hattuşili Kızılırmak kavisi içindeki çekirdek ülkede birliği sağladıktan sonra, Kuzey Suriye ve Yukarı Fırat Bölgesi’nde Hurri Ülkesine karşı yönettiği akınlarla, kendisini izleyecek Hitit Krallarına bir Dünya devleti olma amacının işaretini veriyordu. Murşili istilalara güneyde devam ederek ve Suriye’deki şehir devletlerini devreden çıkartarak, Mezopotamya ticaret yollarını kontrol altına aldı. Halep ele geçirildi ve ordu Babil’e kadar ilerleyerek Hammurabi hanedanlığına son verdi.

Ancak, Murşili’nin Hantili tarafından öldürülmesi bir karışıklık dönemi getirir. Hantili idareyi ele aldıysa da o da öldürüldü. Hantili’den sonra tahta geçen Zidanta ve I. Huzziya’da Hantili ile aynı kaderi paylaşarak öldürüldüler.

Bu dönemde Hitit devleti, Torosların güneyindeki ülkeleri, Güney ve Güneydoğu Anadolu’daki diğer bölgeleri yeniden Mitanni Krallığı’na kaptırdı.

Telipinu tahta geçince, saraydaki kan davalarını durdurmayı başardı. Önceki kralların uzak bölgelere yaptıkları seferleri durdurarak, Anadolu’yu kendi içinde tutarlı bir idari teşkilat altına almaya çalıştı. Bu amaçla eyalet sistemini kurdu. Telipinu fermanı olarak bilinen fermanı yayınlayarak, taht verasetini belli kurallara bağladı.

Geleneksel Hitit tarihi çağ ayrımına göre, Telipinu devrini “Orta Krallık” adı verilen dönem izler. Bu dönem krallarından Tuthaliya I ve Arnuvanda’nın dikkatleri zaman zaman Hitit etki alanının Batı Anadolu’ya uzanması yolunda yoğunlaşmışsa da Hititler I. Hattuşili ve I. Murşili’nin başarılarından sonra, yeniden Kuzey Suriye’de etkili olma isteğinden vazgeçmemişlerdir. Tuthaliya’nın Ege Kıyılarında Aşşuva’ya dek uzanan başarılı bir askeri harekatının anlatıldığı, savaş ganimeti olup Çorum Müzesi’nde sergilenen tunç kılıç üzerindeki yazıt, bu anlamda yorumlanmaktadır.

Aynı zamanda I. Tuthaliya Hititlerin amansız düşmanı Kaşkalar’ la da baş etmek zorunda kalmıştır. Metinlerde Tuthaliya zamanında, Fırat’ın yukarı yatağında kalan bölgelere ve Kuzey Mezopotamya’da Hurrilere karşı yapılan askeri harekatlardan söz edilmektedir. Bu başarılarla I. Tuthaliya’nın Hatti ülkesinde krallığın gücünü yeniden sağladığı anlaşılmaktadır. Ancak I. Tuthaliya’nın hükümdarlık alanı genelde Anadolu ile sınırlı kalmıştır.

I.Şuppiluliuma tahta geçince, öncelikle Anadolu’daki hakimiyetini sağlamlaştırmıştır. Daha sonra Suriye ve Kuzey Mezopotamya’nın bazı bölgelerini Hitit Krallığı’na katmıştır. Kaşka’larla savaşmış, Ugarit Kralı II. Nigmedu ile bir anlaşma yapmıştır. Şuppiluliuma Mısır’ da Tutankhamon’ un ölümünden sonra çıkan çatışmaları fırsat bilmiş, Kargamış’ ı alarak Mitanni Krallığı’na son vermiştir.

II.Murşili’nin, Anadolu’nun kuzeyindeki ve batısındaki seferleri, Hitit çekirdek ülkesinde vebanın hüküm sürdüğü ve giderek artan Asur etkisiyle Suriye’de huzursuzlukların yaşandığı bir döneme rastlamıştır. Bu arada Asur, Yukarı Mezopotamya’nın batısında Yukarı Belih Bölgesi’ne ve onu sınırlayan Kargamış’a kadar etki alanını genişletmişti. Büyük Kralın 9. hükümdarlık yılında Kargamış’ı yöneten Piyaşşili, Kizzuvatna ülkesinde, birlikte bir kült törenine (dini tören) katıldıkları sırada öldü. Suriye’de huzursuzluklar tekrar başladı, Kral’ın ordusunun başına geçenek Kargamış’a gelmesi ve Piyaşşili’nin oğlunu tahta geçirmesiyle Kargamış Ülkesi’ni düzene sokmuş ve Kuzey Suriye yeniden Büyük Hitit Kralı’nın sıkı denetimi altına girmiştir.

Babası Murşili’nin ardından fazla zorluk çekmeden tahta geçen11. Muvattalli, yirmi yıldan fazla ’’Büyük Kral’’ olarak hüküm sürmüştür. O’nun küçük kardeşi Hattuşili, askeri birliklerin başı, saray memuru, kuzey sınırının sürekli huzursuz bölgelerinde ve Hattuşa’da Vali olarak Hükümdara birçok alanda hizmet vermiştir. Bu dönemde Muvattalli sarayını, tanrı ve atalarının heykelleri ile birlikte Hattuşa’dan Tarhuntaşşa’ya taşımıştır. Muvattalli zamanında Orta Suriye’deki Amurru bölgesi nedeniyle, Hititler’in anlaşmazlığa düştüğü ülke Mısır’dı. Bu anlaşmazlık Kadeş Savaşı’na yol açtı. (M.Ö. 1274)

Günümüzde Mısır’daki Abydos, Luksor, Abu Simbel’in duvarları ve Ramsesseum’un pylonlarının üzerindeki kabartmalarda, Yakındoğu’nun geçmişindeki en ünlü savaşlardan biri olan Kadeş Savaşı’nın tasviri görülmektedir. Kabartmalara II.Ramses’in Hitit Kralı II. Muvattalli’yi yenerek elde ettiği zaferin kutlandığı hiyeroglif metinler eşlik etmektedir. Firavun çok iyi hazırlanarak savaş alanında bizzat bulunmasına rağmen, savaşın asıl galibi Hititler olmuştur. Amurru yeniden Hitit yönetimi altına girmiş, ayrılıkçı yerel kral Benteşina ise Anadolu’ya sürülmüş, Kadeş Kalesi Hitit denetiminde kalmıştır.

Büyük Kral II. Muvattalli öldüğünde, eski bir kurala uyulmuş ve imparatorluğun en güçlü adamı olan kardeşi Hattuşili yerine, oğlu III. Murşili/Urhi-Teşup tahta geçmiştir. O, başkenti Tarhuntaşşa’dan, yeniden Hattuşa’ya taşımıştır. Büyük Kral ile imparatorluğun ikinci adamı Hattuşili arasındaki uzlaşmacı tutum, zamanla bozulmuş ve Büyük Kral’ın, amcası Hattuşili tarafından tahttan uzaklaştırılmasına neden olmuştur. III. Hattuşili bu durumu tanrıların karar verdiği bir “Hak Sorunu” olarak göstermiştir. Yasal bir biçimde tahta geçmediğinin bilincinde olduğu için III. Hattuşili, dini ve diplomatik görevlerine çok sıkı bir şekilde bağlıydı. Kült (Tapınma, ibadet) görevlerinde Büyük Kraliçe Puduhepa kendisine yardımcı olmaktaydı.

Bölgede II. Muvattalli döneminden ve Kadeş Savaşı’ndan bu yana II. Ramses hüküm sürmekteydi. Hattuşili Asur ve Babil Hükümdarları ile olduğu gibi, II. Ramses ile de hükümdarlar arasındaki olağan ilişkilerini sürdürmüştür. I. Şuppiluliuma’ dan beri süregelen savaş durumunu sona erdirmiş ve Mısır ile barış antlaşmasını imzalamıştır. Antlaşma Hattuşa’ da ortaya çıkarılan ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan kil tabletten anlaşılmaktadır. Akadca yazılmıştır. Ayrıca Mısır-Karnak Ramesseum’ da da Mısır hiyeroglifi ile kaleme alınmış kopyaları görülmektedir. II. Ramses ile yapılan barış antlaşması, Hattuşili’nin hükümdarlık döneminde ulaştığı bir zirvedir. Bu başarı kendisinin rakipleri Asur ve Babil ile Ege’ deki rakibi Ahhiyava karşısındaki konumunu güçlendirmiştir.

Kurallara uygun olmaksızın tahta çıkmış olmasına rağmen, III.Hattuşili önemli politik başarılar ve uluslararası takdir kazanmıştı; ancak Hattuşa’da tahtına çıkacak kişi ile ilgili düzenlemeyi yapmak da kendisi için önemliydi. Önceden seçilen varisten vazgeçilmiş ve yerine Prens IV. Tuthaliya seçilmişti. Tuthaliya tahta çıktıktan sonra, Tarhuntaşşa Kralı Kurunta ile antlaşma yapmış ve Tarhuntaşşa ülkesinin sınırları yeniden çizilmiştir. II. Muvattali’nin oğlu olarak hanedandan gelen Krala, imparatorluk hiyerarşisi içinde Karkamış Kralı ile aynı düzeyde yer verilmiştir.

Hitit İmparatorluğu’nun bilinen son hükümdarı IV. Tuthaliya’ nın oğlu II. Şuppiluliuma, baş gösteren yiyecek sıkıntısıyla daha da gerginleşen duruma rağmen bazı askeri başarılar elde etmiştir. Hattuşa’da bugün Güneykale olarak adlandırılan kesimdeki bir yazıtta, II. Şuppiluliuma’ nın askeri birliklerinin Orta ve Güneybatı Anadolu’da başarıyla savaştığından, Tarhuntaşşa’ da da hükümdarın yeniden otorite kurduğundan söz edilir. Çivi yazılı belgeler de, Kargamış Kralı ve doğrudan Büyük Kral tarafından denetlenen Alaşiya (Kıbrıs) ülkesiyle antlaşma yapıldığı belirtilir.

Hitit İmparatorluğu’nun M.Ö. 1200’den kısa bir süre sonra yıkılma nedeni halen tam olarak anlaşılamamıştır. İmparatorluğun yıkılmasına çeşitli etkenlerin neden olduğu değerlendirilmektedir. Son büyük kralın hüküm sürdüğü dönemde, halk içinde huzursuzluklar ve Hitit aristokrasisinde giderek artan çatışmalar baş göstermiştir. Hitit Devletinin ayakta olduğu son yıllara tarihlenen yazılı kaynaklar, sefalet içinde olduğu belirtilen Anadolu’ya Suriye ve Mısır’dan büyük miktarlarda tahıl sevk edildiğini kanıtlamaktadır. Aynı zamanda Anadolu’daki huzursuzluklar ve Suriye üzerindeki Hitit etkisinin azalması da Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında neden ya da sonuç olarak değerlendirilmektedir.

Hitit Dili

Arkeolojik araştırmalarda Hitit yerleşimlerinde bulunan yazılı belgeler, Anadolu’da aynı dönemde (M.Ö. 1800’lü yıllarda) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçe’den başka, yine aynı dil grubuna ait Luvi ve Pala dillerinin, ayrıca Hurrice, Hattice ve Akadca’ nın yazı dili olarak kullanıldığını göstermektedir. Çivi yazısı ile yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı bir başka yazı türü de Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıdır. Hititlerin kullandığı ve Mısır hiyeroglifinden tamamen farklı olan bu hiyeroglifte, heceler hatta kelimeler tek bir işaretle temsil edilebiliyordu. Hiyeroglif daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda tercih edilmekteydi. Hititlerde okur yazarlık yalnızca çok küçük bir gruba ait bir beceri olarak kabul edilirdi. Çivi yazısını kralların da okuyamadıkları, aldıkları mektupların sonunda yer alan ve yazıcıya hitap ettiği anlaşılan “sesli oku” ibaresinden anlaşılır. Çivi yazısıyla yazılmış metinler arasında yıllıklar, törensel metinler, tarihi olaylara ilişkin belgeler, antlaşmalar, bağış belgeleri ve mektuplar vardır. Bu yazı kil tablet üzerine, kalem yerine kullanılan sivri uçlu bir araçla, kil henüz ıslakken kazılarak yazılıyordu. Kil tabletlerin, özellikle yangın geçirip sertleşmiş olanları, günümüze kadar iyi durumda gelmiştir. Ahşap ve maden tabletlerin varlığı yine metinlerden bilinmektedir. Hattuşa’da 1986 yılında bulunan ilk madeni tabletin üzerinde “Hitit Kralı ile Tarhuntaşşa Kralı arasındaki bir antlaşmanın” metni vardır.

Anadolu’nun günümüzden 3650 yıl Önceki sakinleri arasında yer alan Hititler, bu topraklarda ilk merkezî birliği oluşturmuş önemli uygarlıklardan biridir. Başkentleri Boğazköy (Çorum), Hititler dönemindeki adı ise Hattuşaş’tır. Hititler, önce Kızılırmak kavisi içinde başlayan bu birliği, daha sonra Kuzey Suriye’yi de içine alan bir imparatorluk haline dönüştürerek, Anadolu’da kendisinden sonra imparatorluk kuracakların da ilki olmuştur. Çivi yazılı tabletlere ülkelerinin adını şöyle yazmışlardır: KURURU Hatti, yani “Hatti ülkesi”. KUR Sumerce “ülke” anlamına gelir ve URU yine Sumerce olup “şehir” anlamındaki belirticilerdir. Başkentleri ise tabletlerde şöyle belgelenir: URUHa-at-tu-şa “Hattuşa şehri”. Böyle bir yapı içinde, doğal olarak komşuları ile antlaşmalar yapmışlardır. Hatti ülkesinin siyasal ilişkilerini gösteren çivi yazılı antlaşmalar, en önemli tarihî belgeler arasında yer alır. Bu antlaşma belgelerinin yaklaşık 35 kadarına sahibiz, diğer metinlerde bahsedilenler ise henüz elimize geçmemiştir. Pek çok Hitit antlaşması, Hititler tarafından da kullanılan, devrin diplomatik dili Akadca ile düzenlenmiştir. Genel bir kural olarak Anadolu sınırları içinde bulunan diplomatik taraflar, antlaşmaları Hitit dilinde yazarken, Suriye ve ötesinde bulunan ülkeler Akadca yazmışlardır. Her iki dilde de bu belgeler, “antlaşma ve yemin” anlamına gelen bir sözcük çifti ile (Hititçe işhiul ve lingâi-, Akadca rikiltu / rikiştu / riksu ve mâmltu) anılmaktadır.

Devlet antlaşmalarında, büyük kralın tarafları şöyledir: Kral; kral ve sınırlı ölçüde bütün olarak halk; halkın doğal temsilcisi olan büyükler ve yaşlılar. Antlaşmalar, Hitit krallarının kendileriyle aynı seviyede olan krallar ile yaptıkları paritetik (eşitlik prensibine dayanan) antlaşmalar ve vasalleri ile yaptıkları antlaşmalar şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Eşitlik prensibine dayanan antlaşmalarda taraflardan herhangi biri, diğeri üzerinde söz sahibi değildir ve her ikisinin özgür iradesi sonucu ortaya çıkan antlaşma söz konusudur.

III. Hattuşili ve II. Ramses arasındaki antlaşmada, her iki ülke arasında, iyi bir barış ve kardeşliğin kurulduğu belirtilmiştir. Hititler bu antlaşmaya insan hakları ile ilgili önemli bir madde eklemişlerdir. Buna göre, ülkesinden kaçan sığınmacılara artık işkence cezaları verilmeyecekti. “Antlaşmada bu durum şöyle belirtilmektedir:

“Eğer 1 insan Hatti ülkesinden kaçarsa ya da 2 insan ya da 3 insan ve onlar kardeşi Mısır ülkesi kralı Büyük Kral, Amon’un sevgilisi Ramses’e giderse, Mısır ülkesi kralı, Büyük Kral Amon’un sevgilisi Ramses onları yakalasın ve onları kardeşi Hattuşili’ye göndersin. Fakat onları, suçlarından dolayı cezalandırmasınlar. Onlar, onların gözlerini çıkarmasın ya dahillerini koparmasınlar ve onlar, onların ayaklarını kesmesin ya da kulaklarını koparmasınlar”

MÖ 12 75′de yapılan Kadeş Savaşından 16 yıl sonra, Mısır Kralı II. Ramsesle Hitit Kralı III. Hattuşili tarafından dönemin diplomasi dili Akadca yazılmış bu belge, dünya tarihinde iki büyük devlet arasında imzalanmış en eski uluslararası barış antlaşmasıdır ve İstanbul Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir. Günümüzde, bu antlaşmanın bakıra işlenmiş bir kopyası New York Birleşmiş Milletler Binasının bir galerisinde ilk uluslararası barış antlaşması olarak sergilenmektedir. Vasal ülkelerin başlıca görevi, büyük kralı ve Hatti ülkesini korumaktır. Bu koruma görevi, vasale antlaşmanın yapıldığı dönemdeki hükümdarın, (ondan sonra tahta geçecek) oğlunun, torununun lehine ve III. Hattuşili’den itibaren de büyük kraliçenin lehine yüklendi. Bu da, Hattuşili’nin karısı kraliçe Puduhepa’nın yönetimde etkin olduğunun bir başka kanıtıdır. Tarhuntaşşa ülkesi kralı Ulmi-Te-şup ile III. Hattuşili arasında yapılan antlaşmada bu durum şöyle belirtilmiştir:

“Eğer sen Ulmi-Teşup tabletin bu sözlerini korumazsan ya da majestemi, kraliçeyi, majestemin oğlunu hükümdar olarak korumazsan ya da bu tabletin sözlerini değiştirirsen, bu bin tanrı seni, karını, çocuklarını, ülkeni, evini, harman yerini, meyve bahçelerini, tarlalarını, sığır ve koyunlarını bütün mal mülkünle birlikte mahvetsin1.”

Hatti ülkesi kralı I. Şuppiluliuma ile Hayaşa ülkesi yöneticisi Huqqana arasında yapılan antlaşmada, baştan beri kendisinin, oğullarının vs. korunmasını isteyen Şuppiluliumanın, sadece bir yerde Hatti ülkesi ile ilgili bir ifadesine rastlanır:

“Eğer siz iyi davranırsanız ve majestemi, Hatti ülkesini iyilikle korursanız, ben majeste de size iyi davranacağım”

Görüldüğü gibi korumada öncelik sırası Hitit kralınındır. Vasal, bü­yük krala karşılıklı koruma-sadakat ilişkisi ile bağlıdır, bu ilişkide bü­yük kralın çıkarları önde gelirdi. Vasalin sadakati konusuna, büyük kralın, vasale güvenip açıkladığı devlet sırlarının dikkatli korun­ması da dahildir. Vasale yapılan en önemli ayrıcalık ise, onun neslinin tahta geçme hakkının güvence altı­na alınması idi. Hatti ülkesi kralı I. Şuppiluliuma ile Hayaşa ülkesi yö­neticisi Huqqana arasında yapılan antlaşmada, cinsel âdetlere değinil­mekte ve antlaşmada, evlilik ile ilgili maddeler de yer almaktadır. Bu ant­laşmayı diğer antlaşmalardan ayıran en önemli özelliği de budur. Diğer antlaşmalarda, evlilik hakkında bazı hususlar varsa da, buradaki kadar ayrıntılı değildir.

Şuppiluliuma, Huqqana’ya zevce olarak verdiği kız kardeşinin soyun-dan/sopundan pek çok kız kardeşi olduğunu ve onları da kız kardeşleri olarak kabul etmesi gerektiğini be­lirterek Hattuşa’daki önemli şu âdeti açıklamaktadır:

“Erkek kardeş, kız kardeşini veya kuzenini alamaz, bu doğru değildir”.

Bu işi kim yaparsa Hattuşa’da öldü­rüleceğine değinerek, Hayaşa’nm cahil olması yüzünden {“şu-me-en-za-an KUR-e dam-pu-u-pi ku-it”) (sizin ülkeniz cahil olduğu için), orada erkek kardeşin hanımının veya kuzenin alınması alışkanlığı ol­duğunu ve bunun Hattuşa’da doğru olmadığını belirtmektedir. Huqqa-na ile yapılan antlaşmada Hitit ya­salarında geçmeyen erkek-kız kar­deş arasındaki cinsel ilişkinin kesin olarak yasaklanması söz konusudur. Bunun yanında Hitit yasalarında bir adamın, kendi annesi, kızı ve oğlu ile cinsel ilişkide bulunması ölüm­cül bir suçtur. Şuppiluliuma’nın, Huqqana’ya verdiği direktifler şöyle devam eder: Bir saray kadınına bak­tığı için öldürülen Mariya adındaki adam, Huqqana’nın kızı ile evliydi. Şuppiluliuma, Huqqana’ya dul ka­lan kızını, Hatti âdetlerine uygun olarak Mariya’nın erkek kardeşi ile evlendirmesini istemiştir. Huqqana da kızını, Mariya’nın erkek kardeşi­ne vermiştir, bu durum Hitit yasala­rındaki, evlilik uygulamasına uygun düşmektedir; söz konusu yasada, öl­müş bir adamın karısının, o adamın erkek kardeşi ile evlenebileceğine dair bir madde bulunmaktadır. Ölen adamın karısının erkek kardeşine verilmesi âdeti, günümüze göre es­kiden Anadolu’da daha sık görülen bir uygulamaydı.

Eski Asur yasasına göre, levirat ev­liliği (ölen kardeşinin karısı ile ev­lenme), sadece ailedeki erkek bir üyenin ölümü sonrasında değil, aynı zamanda dişi bir üyenin ölümü son­rasında da gerçekleşebilmekte idi. Yani bir adam ölen karısının kız kar­deşini karısı olarak alabiliyordu.

İnsest (birinci dereceden kan akra­baları arasındaki cinsel ilişki) ilişki­lere değinen bazı hikâyeleri Yunan mitolojisinde de bulmak mümkün­dür; Odysseus, Aeolos’un 6 kızını, 6 oğlu ile evlendirdiğini ve mutlu olarak yaşamlarını sürdürdüklerini anlatır. Elam’da baba-kız evlenme­sinden olan çocuk, kural olarak daha yüksek meşruluğa sahip olmasına rağmen, kralın kız kardeşi ile birleş­mesinden doğan erkek çocuk taht varisi idi. Mısır’da Firavun dönemi hanedanlığında bu tipte pek çok ev­liliğe rastlanmıştır. Hitit krallarının, vasalleri kendileri­ne bağlamak için başvurduğu yön­temlerden biri de, diplomatik evlilik idi. Şuppiluliuma’nın, Mitanni ülkesi kralı Şattiwaza “CTH 51″ ile yapmış olduğu antlaşmada da hanedanlıklar arası politik evliliklerle, kraliçelik makamının garantiye alındığı görül­mektedir:

“Prens Şattiwaza, Mitanni ülke­sinde kral olsun ve Hatti ülkesi kralının kızı Mitanni ülkesinde kraliçe  olsun.   Odalıklar senin için hoş karşılansın. Fakat hiçbir kadın benim kızımdan daha bü­yük olmasın. Sen hiçbir kadını onunla eşit tutma ve hiç kimse onunla eşit seviyede oturmasın. Sen benim kızımı kuma durumu­na getirme. Mitanni ülkesinde o, kraliçelik yapsın!’

Yine Şuppiluliuma’nın Huqqa-na ile yapmış olduğu antlaşmadan Huqqana’ya kız kardeşini verdiği öğ­renilmektedir:

“ve sana kız kardeşimi zevce ola­rak verdim”.

III. Hattuşili, Amurru ülkesi kra­lı Benteşina ile yaptığı antlaşmada Benteşina’ya kızını verdiğini belirtir:

“Ben, prenses Gaşşuliyawiyayı Amurru ülkesi sarayına, Benteşi­na için zevce olarak verdim”.

Öğelerinin sıralanışında farklılık gösteren bazı istisnalar olsa da, va-sal antlaşmaların büyük bir bölümü aşağıdaki şemayı izlemektedir:

Giriş

Antlaşmayı hazırlayan Hitit kralının ismini, unvanını, daha sonra baba­sının ismini, bazen soy ağacını (Şa-uşga-muwa ve Kurunta antlaşma­larında olduğu gibi) ve kahraman lâkabını içerir. Bu kısımda vasalden bahsedilmez.

1986 yılında Çorum-Boğazköy’de bulunan, Hatti ülkesi kralı IV. Tut-halya ile Tarhuntaşşa ülkesi kra­lı Kurunta arasında yapılan (MÖ 1235) Hititçe çivi yazılı bronz sınır antlaşmanın giriş kısmı şöyledir:

“Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman, tabama (majeste) Tuthalya şöyle (der): Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman (III.) Tuthalyanın neslinden, Hatti ükesi kralı büyük kral kahraman (I.) Şuppiluliumanın torununun oğlu, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman (III.) Murşili’nin torunu, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman (III.) Hattuşilınin oğlu, Hatti ülkesi kralı büyük kral kahraman, tabama (IV.) Tuthal­ya şöyle (der).”

Tarihsel Geçmişe Bakış

Girişten sonra, hemen her antlaşma­da tarihsel geçmişe bakış bölümü yer almaktadır. Bu bölümde, ilgili vasa-lin veya ona tahsis edilen ülkenin ve Hatti ülkesinin veya Hitit kralının şimdiye kadarki ilişkilerinin önceki seyrine değinilir.

Kizzuwatna ülkesi kralı Şunaşura ile II. Tuthalya arasındaki antlaşmada bu kısma şöyle değinilmiştir:

“Eskiden büyükbabamın zama­nında Kizzuwatna ülkesi, Hatti ülkesinin parçası idi.Daha sonra Kizzuwatna ülkesi Hatti ülke­sinden ayrıldı ve Hurri ülkesine geçti. “

Antlaşma Şartları

Genellikle bütün vasallere getirilen yükümlülüklerin başında vergi (Hi­titçe argamannu-; Akadca mandattu) ödenmesi, istenildiği zaman askeri yardım sağlama – hem fetih amaçlı imparatorluk seferlerine hem de Hi­tit kralının iç isyanlar ile karşılaştığı istisnai durumlarda – bütün bağım­sız yabancı diplomatik ilişkilerden vazgeçilmesi, topraklarına giren Hititli kaçakların iade edilmesi ve Hitit kralının atadığı varis için Hi­tit tahtının ardıllığını garanti altına almak gelmektedir. Buna ek olarak Hitit vasallerinin kendi aralarında savaşmaları yasaklanmıştı, sorunları bir hakem kararı ile halletmek için, Hitit kralına veya onun vekiline sun­maları gerekiyordu; ara sıra vasalin, majestenin şahsına saygılarını sun­mak için, Hitit sarayını yılda bir kez ziyaret etmesi gerekiyordu; pek çok antlaşma metninde, vasal krallığın sınırlarının tespit edildiğini de gör­mekteyiz.

Vasale sunulan antlaşma metni, ba­zen gümüşten, fakat genellikle bronz ya da demirden olan metal bir tablet üzerine çivi yazısı ile hakkedilmiş-tir. A. Ünal, kıymetli madenlerden yapılmış diğer alet ve gereçler gibi, eskiçağlarda bu tür tabletlerin sık sık çalındığına ve ikinci kez kullanıl­dığına değinmektedir. Bu nedenle de, Anadolu’da şimdilik günümü­ze kadar ulaşabilmiş tek metal tab­let olarak, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen 5 kg. ağırlı­ğındaki bronz tableti görmekteyiz. Bronz tablette, 7 adet nüshasının bu­lunduğu da yazılıdır, fakat bu nüsha­lar henüz bulunamamıştır. Birden fazla nüshaları olan bu antlaş­ma tabletlerinin hangisinin ilk yazı­lan orijinal tablet, hangisinin nüsha olduğunu gösteren önemli ipuçları ile nadir de olsa karşılaşılmaktadır. Böyle tabletlere en güzel örnek olarak, I. Şuppiluliuma ile Hayaşa ülkesi yöneticisi arasında yapılan antlaşma tabletini verebiliriz. Bu antlaşmanın iki nüshası bulunmaktadır. Bunlar­dan A nüshasının ön yüzüne ait 15 ve 16 satırlar arasına “har-ra-an” (tahrip olmuş, aşınmış) notu eklen­miştir. Orijinal tablette okunamayan işaret ve kelimeleri belirttiği öne sü­rülen eğri çapraz çivilerin, orijinal metnin silik veya okunaksız olduğu yerlerde kullanılması, metnin kopya olduğunun göstergesidir. Nitekim A nüshası, Şuppiluliuma zamanın­da yazılan orijinal belge değildir, aksine daha yeni bir kopyadır; bu kopyayı yapan şahısta tahrip olmuş olan orijinali bulunmakta idi; bun­dan dolayı II. sütunun 14-18, 20, 25, 26. satırların başlangıcı, orijinalinde tahrip olan yerlerin büyüklüğündeki parçaları belirtmek için eğri çapraz çivilerle doldurulmuştur ve ayrıca 15-16. satırlar arasına “har-ra-an” notu eklenmiştir.

Tarhuntaşşa ülkesi kralı Ulmi-Teş-şup ile III. Hattuşili arasında yapılan antlaşmanın kil nüshasında şu ifade­ye rastlanır:

“Ulmi-Teşup için saptadığım sı­nırları ve ona verdiklerimi demir bir tablet üzerine hakkettim”.

Bu demir tablet elimize geçmemiştir. Demirin günümüze ulaşması zor­dur; diğer yandan da antlaşmanın geçerliliğinin sona erdiği sonraki za­manlarda eritilip başka bir nesneye dönüştürülmüş olması ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

II. Muwattalli ile Wiluşa kralı Alak-şandu arasında yapılan antlaşmada şu ifadeye rastlanmaktadır:

“Bu sözler karşılıklı kararlaştırılmamıştır, (bilâkis) bunlar Hatti tarafından ileri sürülmüştür”

Bu cümleden de vasallerin, Hatti’nin belirlediği antlaşma şartlarını kabul etmek zorunluluğunda olduklarını çıkarmak mümkündür. Antlaşma Belgesinin Tapınağa Yer­leştirilmesi ve Yüksek Sesle Okun­ması ile ilgili Şartlar Antlaşmanın yazılı olduğu metal tablet, tanrıların gözetimi altında, vasal ülkenin baş tanrısının tapma­ğında saklanıyor ve belirli aralıklar­la vasalin huzurunda, yüksek sesle okunuyordu.

Mitanni ülkesi kralı Şattiwaza ile I. Şuppiluliuma “CTH 51″ arasında yapılan antlaşmanın her iki nüsha­sında bu durum şöyle belirtilmiştir:

“(Bu tablet) Huni ülkesi halkı­nın ve Mitanni ülkesi kralının huzurunda sonsuza kadar daima okunsun’.’

Böylece vasal, antlaşma maddelerini yeniden hatırlamak dışında, minnet­tarlık borçlu olduğu Hitit lütfunu bir kez daha hatırlamış oluyordu. Wiluşa kralı Alakşanduş ile II. Muwattalli arasında yapılan antlaş­mada okuma süresi şöyle belirlen­miştir:

“Ayrıca sen Alakşanduş için yaptığım tableti, yılda 3 kez oku­sunlar!”

Şahit Tanrılar Listesi

Her iki tarafın tanrılarının antlaş­ma şartlarına ve vasal tarafından yapılan yemine şahit olmak üzere çağrıldıkları, tanrılar listesini içeren bölümdür.

I. Şuppiluliuma ile Huqqana arasın­da yapılan antlaşmada bu kısım şöy­le belirtilmiştir:

“İşte bu sözleri senin için yemin altına koydum. İşte bu mesele için bin tanrıyı meclise çağırdık”.

Bu sözlerle antlaşmaya şahit olacak yemin tanrıları çağrılır. Tanrılar ant­laşmanın yapılmasında kefil olarak, antlaşmanın ihlâlinde ise cezalandı­rıcı olarak çağrılırlar. Şeha Nehri ülkesi Manapa-Tarhunta ile II. Murşili arasında yapılan ant­laşmada şahit tanrılar şöyle çağrıl­maktadır:

“… İşte, bin tanrıyı bu yemin için meclise çağırdık. Onlar gör­sün, dinlesin ve şahit olsun”

Antlaşmalardaki şahit tanrılar liste­lerinde tanrı ve tanrıçalara, bunlarla özdeşleştirilen unvanların verildiği görülür:

“yemin kraliçesi Işhara” veya “yer­yüzünün kralı, göğün güneş tanrıça­sı” gibi. Tanrı çağırma işlemi erken Sümer çağında 6 baş tanrı ile sınırlı iken, daha sonraki dönemde antlaş­maya taraf olan ülkelerin tanrıları dışında, doğa ile ilişkili elemanların dağlar, kaynaklar, ırmaklar, bulutlar ve yıldızların eklendiği görülür. 22 fırtına tanrısının önceliği aldı­ğı Huqqana ile yapılan antlaşmada, 54 tanrı yer almaktadır; bunun yanı sıra çoğul halde bulunan 52. satır­daki “karargâhın bütün tanrıları” ve 56. satırdan 58. satıra kadar

“Lu[lahhi]~ Tanrıları, [Habijri-[Tanrıları], Hatti kentinin bü­tün Tanrıları, [ ] ülkesinin Tanfrıları], Göğün Tanrıları, Ye­rin Tanrıları”

şeklinde tanrılar sıralanmaktadır. Tanrılardan sonra, Dağ[lar, Nehir­ler, Kaynaklar, Bulutlar], Gök, Yer, Büyük Deniz, onlar [şahit olsunlar]” şeklinde bir açıklama ile devamı kı­rık olan tabletin I. sütunun sona er­diği görülmektedir.

Antlaşmalar yemin ile tanrıların ko­ruması ve garantisi altına alınırdı. Antlaşma metninin, ilgili ülkenin baş tanrısının huzurunda tapmağa yerleştirilmesi çok net olarak ifa­de edilir: ŞAPAL NİŞ DINGIRLIM kittaru “yemin altına konsun”. Şat-tiwaza “CTH 51″ antlaşmasının bir nüshası Hatti’de Arinna’nın güneş tanrıçasının huzuruna, bir nüshası da Mitanni’de Kahatlı Teşup’un hu­zuruna konulmuştur. IV. Tuthalya ile Tarhuntaşşa ülkesi kralı Kurunta arasında yapılan antlaşmada, antlaş­manın yedi adet nüshasının yapılıp Arinna şehri güneş tanrıçasının ve Hatti’nin fırtına tanrısının mühür-leriyle mühürlenmesinden sonra, nerelere konulduğunun tek tek be­lirtildiğini görmekteyiz. Vasal antlaşmaları, Hitit kralının başkanlığındaki bir ekip tarafından hazırlanıp vasal krala sunuluyordu. Vasal, antlaşmanın maddelerinin korunması için çağrılan birçok tan­rının huzurunda yemin etmek zo­runda idi. Bu tipte yapılan antlaşma metnini, büyük kral ile yapılan bir “bağlılık antlaşması” ve vasalin ye­mini olarak nitelemek mümkündür. Antlaşma maddelerinin karşı taraf tarafından yeminle tasdiki oldukça eskidir. Akbaba steli üzerine kay­dedilmiş, şimdiye kadar tespit edi­lebilen en eski tarihî yazıtta, iki eski Sümer şehir devleti olan Lagaş ve Umma arasında bir dostluk antlaş­ması söz konusudur (yaklaşık MÖ. 2470); buna göre Lagaş’m muzaffer hükümdarı Eannatum’un, şehrinin temsilcisi olan “Ummalı Adama” tekrarlatmak ve yemin ettirmek su­reti ile bir takım barış şartları dikte ettirdiğini görüyoruz, yemin işlemi altı kez yapılırdı.

Antlaşmanın yapılmasında kefil olarak ve antlaşma ihlâlinde ceza­landırıcı olarak çağrılan tanrılar ta­rafından yapılan antlaşma yemini, resmî olarak bir antlaşma yaptırımı oluşturur.

Lanet ve lütuf

Vasal antlaşmalarında, lanet ve lütuf ifadeleri sadece vasal için kullanılır. Antlaşmayı ihlâl etmesi durumunda tanrılar, vasali tamamen mahvede­cek, antlaşma maddelerine uyması durumunda ise tanrılardan ve ma­jesteden iyilik görecektir. Eşitlik prensibine dayanan antlaş­malar, antlaşmanın yenilenmesine gerek duyulmadığı sürece, sonsuza kadar yapılmış oluyordu. Vasaller ile yapılan antlaşmalarda ise, eğer va-sale büyük kral tarafından antlaşma maddelerinde, herhangi bir ayrıcalık verilmediyse, o zaman antlaşmanın geçerliliği, vasalin ölümü ile -ama hiçbir zaman büyük kralın ölümü ile değil- sona ererdi. “Yeminin Beyleri” olan şahit tanrı­lar, antlaşmanın ihlâlinde intikamcı rolüne girmekte idiler. Antlaşmayı ihlâl edenin peşini yemin tanrıları bırakmayacak ve tamamen mahve­decekti. Antlaşmayı ihlâl eden vasal, Hitit kralının dostluğunu kaybetmiş oluyordu ve ihlâl etme durumunda, sadece büyük kral müdahale eder, gerekli önlemleri alırdı. Vasallik iliş­kisini aslında büyük kral, bir savaş olasılığı ile bitirirdi. Alalah kralı Ab-an ile Yamhad kralı Yarimlim arasında, iki şehrin (Ala­lah ve Irridi) mübadelesinden bah­seden daha eski bir metinde, ant­laşmanın daha sonra değişimi veya itiraz edilmesini önlemek amacı ile kefil olarak fırtına tanrısı, tanrıça Iş-tar ve Hepat çağrılmışlardır; Aban’ın koşullu laneti ise oldukça ilgi çeki­cidir. Yemini esnasında bir koyunu öldürür ve şöyle der:

“Eğer ben sana verdiğimi geri al­mak (istersem), aynı şekilde ben de öleyim”.

AsurkralıV.Aşur-nirari (753-746) ile Bît-Agusi’nin küçük prensi Mati’ilu arasında bir antlaşma imzalandığı bilinmektedir. Asurlular antlaşma­ya olası bir sadakatsizliğin farkına varıldığında ne olacağını göstermek için, bir koçu kesip parçalamak su­reti ile vasale açık bir gözdağı ver­meye çalışmışlardır. Hititler ise ant­laşmalara sadık kalınması için lütuf formülü eklemişlerdir ve sadakatsiz vasallerin ölümle cezalandırıldığına herhangi bir yerde rastlanmamıştır.

Hitit İmparatorluğu’nun Siyasi Yapısı

Siyasal yapısı itibariyle Hitit Devleti, Kral ve üyeleri kraliyet ailesinden gelen kişilerden oluşan politik bir kurumdu. Yönetimin politik organı Panku’dur (İmparatorluk Meclisi). Herhangi bir politik sorun olduğunda Panku Kral tarafından toplantıya çağırılmaktaydı.

Hitit Kraliyet ailesi, dışarıya karşı kapalı bir topluluk değildi. Krallık kalıtsaldı, ancak, Kral olabilecek birinci ve ikinci dereceden erkek olmaması durumunda, birinci dereceden bir prensesin eşi de Kral olabilirdi. Kral tarafından belirtilen veliahdın Panku’nun onayını aldıktan sonra bağlılık yemini etmesi gerekiyordu. Krallık yanında, kurumsallaşmış bir Kraliçelik de vardı. Kraliçenin politik hayatta önemli görevler üstlendiği III. Hattuşili’nin eşi Puduhepa’nın icraatlarından anlaşılmaktadır. Ancak Hitit devlet yapısında Kral, mutlak güçtü.

İnsanoğlu, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren, miras kavramından büyük bir keyif bulmuştur. İlk çağlarda, kendisine kalan topraklardan, altınlardan, mücevherlerden… Sonraki bin yıllarda da evlerden, paralardan, şirket hisselerinden tat almış, kendini kıvançlı hissetmiştir. Şöyle ya da böyle, miras ferdi bir tasarruf olmuştur bütün zamanlarda. Geçmiş uygarlıklardan gelen yaşamsal miras, aslında bütün insanlara ait. Bu, biraz da Güneşin bütün insanlar için doğmasına benziyor. İşte Hititlerin mirası, ardıllarının yaşamını kolaylaştırması açısından da önemli.

Hititler, uygarlık dünyasını ilklerle tanıştırdılar. Devlet mallan için envanter tutuluyordu. Envanter tutulması, başka hiçbir İlkçağ uygarlığında görülmeyen bir özellikti.

Ayrıca, devlet bir protokol düzeni kurmuştu. Soylular, önemli görevlerde bulunan devlet görevlileri, baş rahipler hep bu protokolde yer alıyorlardı. Çok sonraları aynı düzeni Osmanlılarda da görüyoruz. Hititlerde diplomatik dil Akkadça idi. Yazışmalar hep bu dille yapılıyordu. Askeri rütbelerin ilk çıkışı da Hititlerden bir miras. Her komutanın rütbesi, başlığındaki boynuz sayısından belirleniyordu. Sonra, Mısır da komutanlarına rütbe vermeye başladı.

Evlenecek kızlara başlık parası ve çeyiz geleneği ile boşanacak kadınlara nafaka, Anadolu’daki bu süper gücün kadınlara mirası. Bu geleneklerin, daha sonraları çevre coğrafyalara da sıçradığı düşünülüyor.

Pek çok ilk, bu bereketli topraklardan batıya doğru yürüdü. Tarihçi Plutarkhos, “Ulusların Anadolu’ya göçü önceleri onlar için çok sıkıntılı oldu” diyor. “Depremler, seller toprakları istila etti, onları bezdirdi. Çoğu öldü, sonra yarımadanın bereketini görünce kaldılar” diye ekliyor.

Günümüzde geçerli olan gerçekler, tarih bakımından eşelenirse ardındaki köklerini bulabiliriz. M.Ö. 2000’nin ilk çeyreğine tarihlenen Konya-Karahöyük mühür buluntusunda “çıplak” gezen Hatti-Hitit aşk tanrıçası İştar’ı gözlemlemek mümkün örneğin. Başka bir mühürdeki “soyunan kadın” figürü de ona ait. Mühürde, Hitit buluşu flüt ve kavalın büyük dedesi “uzun kamış” adlı bir müzik aleti de görülüyor. Buralardan süzülerek gelen, günümüzdeki adıyla “striptiz” ile kadın ve erkeklerin bikini giyme alışkanlığının, 3750 yıl öncesinin mirası olduğunu söyleyebiliriz.

HİTİT YASALARI

M.S. 1215’te, İngiltere’de Yurtsuz John Magna Carta’yı yayınlayınca İngilizler ortalığı birbirine katmışlardı: “Tarihin en eski anayasasını biz hazırladık” diye… Yani, hukuk devletine ilk adımı kendilerinin attığı iddiasındaydılar. M.Ö. 1535’te, Hitit kralı Telipinu; “Ceza, sadece suçluya verilir. Suçlunun aile bireyleri ve malları korunur” diyen “Sened-i İttifak”ı yayınladığı zaman, İngilizlere 2750 yıllık bir fark atmış oluyordu.

Bu kalabalık tanrılı Anadolu halkına, Hititlere, soylular meclisini oluşturan ilk uygarlık denilebilir.

Pankus (soylular kurulu)

Pankus bir çeşit senatoydu. Ülke sorunları burada karara bağlanırdı. Böyle bîr yapılanma ilk defa Hattuşa’da ortaya çıkmıştı, Hitît imparatorluğu, dünyanın ilk meşrutî krallığı olarak yerini almıştı

Hitit kralları devletin başına, tahta çıkma yasasına uygun olarak veraset yolu ile çıkıyorlardı. Her Hitit kralı, Yakındoğu’nun acımasız hükümdarlarının tersine, bir “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” îdi. M.Ö. 1660 —1630 yılları arasında, soylular kralın yargısına bağlı değillerdi; tersine tartışmalı konular Pankus’la (soylular kurulunda) ele alınır ve karara bağlanırdı. M.Ö, 1535-1510 döneminde sağlanan “tahta çıkma yasası”nda soyluların hakları yüksek tutulmuştu. Bu belgede kral kesin deyişlerle uyarılmakta ve soylulardan hiçbirini öldüremeyeceği belirtilerek, taht tartışmalarında kararın Pankus tarafından alınacağı, kötü işlere kalkışan kralın bunu başı île ödeyeceği bildirilmekteydi. Pankus’un yargı yetkisi de vardı. Yani, bir tür anayasa mahkemesi, bir tür yargıtaydı.

İnsan hakları da önemliydi doğal olarak. Hititlerden günümüze taşınan kavramlar arasında; insan haklan, hukuk devleti ve kadın hakları da yer alıyor.

“Eğer bir adam…” ve “Eğer üzüm bağları…” Bu sözler, 100’er maddelik iki seriden oluşan Hitit yasalarının her bir serisinin başlangıç cümlelerini oluşturuyor.

Hitit yasaları Eski Hitit Devleti döneminde adı verilmeyen bir kral tarafından örf ve adet hukuku ve mahkeme kararlarına dayanılarak yazdırılan bir yasa derlemesiydi ve çeşitli dönemlerde kopyaları yapıldı. Eski Önasya’nın diğer yasalarında olduğu gibi Hitit yasalarında da suç eylemleri tek tek ele alınarak maddeler halinde sıralanmıştı. O devirde henüz genelleştirilmiş hukuk kuralları olmadığı için bu yasalarda örneğin, soyut bir hırsızlık kavramı da kullanılmıyordu. Çalınabilecek her şey sayılarak her biri için ayrı cezalar saptanırdı. Bazı maddelerde görülen “evvelce şöyle yapılırdı, şimdi ise böyle yapılır” ifadeleri, elimizdeki ilk nüshanın da daha önceki bir yasanın reforma uğramış şekli olduğunu düşündürüyor. Bu, olasılıkla sözlü gelenek yasasıydı. Çünkü daha sonra öngörülen değişiklikler, ceza indirimleri, ölüm cezalarında kısıtlamalar ve işkence ile öldürmenin kaldırılması gibi daha insancıl yaklaşımlar olarak karşımıza çıkıyor.

Hitit kanunları, cezayı tazmin etme üzerine kuruluydu. Hırsıza çaldığı mal geri verdirildiği gibi, çalıntı mal için tazminat ödenmesi gerekiyordu. Hem de gümüşle. Kanunlar mülkiyeti koruyor; yıkılan, kaybolan, kullanılamaz hale gelen mal, sebep olana tazmin ettiriliyordu. Buna taşınmazlar, hayvanlar, ekinler ve köleler dahildi… Bugünün Türkiye’sine bakıldığında, insanın o dönemlerde yaşayası geliyor değil mi?

Kazılarda bulunan tabletler Hitit yasalarının tümünü yansıtmaktan uzak; daha çok ceza ve medeni hukukla ilgili maddeler içeriyorlar.

Hitit yasalarının önemli özelliklerinden biri de Asur, Babil ve İbrani yasalarında geçerli olan kısasa kısas uygulamasına hiç yer vermemesi. Örneğin, Babil kralı Hammurabi’nin yasalarına göre “birinin gözünü kör edenin gözü kör edilir” iken, Hitit yasalarında bu suçlar için yalnızca tazminat öngörülüyor. Tazminat, mağdur tarafın kin ve intikam duygularının tatmin edilmesi yerine zararının karşılanmasına yönelik akılcı bir ceza yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Hitit yasalarında adam öldürme suçlarına dahi tazminat cezası öngörülüyor.

Bu, suçun niteliğine göre belirlenen miktarlarda gümüş, mal, hayvan ya da köle (yoksa aileden biri) olabiliyordu. Sakatlama cezaları ancak kölelere uygulanıyordu. Ender görülen ölüm cezası ise kralın ve yargıç görevi yapan yüksek memurun yargılarına karşı gelmek, ensest, zina, tecavüz, kara büyü yapmak gibi durumlarda devreye giriyordu. Adam öldürmede ise suçun isteyerek ya da kaza ile işlenmesine göre ceza belirleniyordu. O dönemde hapishaneler ancak zanlıyı soruşturma aşamasında tutuklu olarak bulundurmak için kullanılıyordu. Bu nedenle hapiste bekleme süresi de dava sürecine bağlı oluyordu. Yasalarda suçun bireysel olduğu, yalnızca suçlunun cezalandırılmasından anlaşılıyor. Buna karşın, kralların devlet görevlileri için yazdırdıkları yönetmeliklerde sık tekrarlanan ölüm cezası tehditleri bazen suçlunun tüm ailesini de kapsıyor. Bu sertliğin nedeni ise kralın ve dolayısıyla devlet otoritesinin korunmasına verilen önem. Yasaların eski versiyonundaki bazı maddelerde görülen bir uygulama günümüzdeki haciz uygulaması ile benzerliği nedeniyle dikkat çekiyor. Bu hukuki durum yasalarda parnaşşea şuvayezzi “bunun için onun evine bakar” (yani, suçlu tazminatı zamanında ödemezse mağdur taraf, onun evindeki mal varlığından zararını karşılayabilir) ifadesiyle belirtiliyor. Bu deyim eskiden yanlış olarak “onu (suçluyu) evine iter” (yani suçlu tazminatı ödeyince serbest bırakılır) şeklinde yorumlanıyordu. Yasaların aile hukuku ile ilgili maddeleri Anadolu’nun kırsal kesimlerinde hâlâ süregelen bir geleneğe benzeyen bir aile yapısının varlığını gösteriyor: Evliliğe kızın ailesinin karar vermesi, söz ve nişanlanma süreçleri, erkeğin kızın ailesine başlık ödemesi, kızın da karşılık olarak çeyiz getirmesi gibi…

Hititlerde, zina yapan kadının cezası ise ölümdü. Karısını bir erkekle yakalayan kocanın onları öldürme hakkı vardı. Ancak, karısını kralın mahkemesine götürüp “karım ölmesin” diyerek affedilmesini sağlamak da kocanın isteğine bırakılmıştı. Bir adamın, oğlunun sağlığında geliniyle ve kardeşinin sağlığında onun karısı ile cinsel ilişkide bulunması yasaklanmıştı. Bir erkeğin ölen oğlunun veya kardeşinin karısını eş olarak alması ise serbestti.

Çorum Supinuva’da sürdürülen kazılarda Hititlerimin sosyal yaşamına ilişkin yeni bilgiler elde edildi. Gün ışığına çıkarılan tablet ve yazıtlara göre Hititler maddi ve manevi temizliğe büyük önem veriyordu. Özellikle de tapınaklarda görevli din adamları kesinlikle temiz olmak zorundaydı. Aksi davranan din adamı bunu hayatıyla ödüyor, temiz suları kirletenler de aynı akıbeti paylaşıyordu.

Ortaköy İlçesi’ndeki Supinuva ‘da sürdürülen kazılara başkanlık eden Prof. Dr.Aygul Suel, Hititlerin sosyal yaşamlarına ilişkin her gecen gün daha fazla bilgi elde ettiklerini söyleyerek “Hititler temizliğe aşırı önem veren bir topluluk olarak dikkati çekiyor. Tapınaklarda görevli din adamları eşleriyle cinsel ilişkiye girdikten sonra yıkanmak zorundaydılar. Tanrıların huzuruna kirli çıkılmıyor, eşiyle birlikte olan bir kişi eğer tapınağa yıkanmadan geliyorsa bunu söylemesi gerekiyordu. Bunu bilen başkaları varsa onlarda söylemek zorundaydı. Eğer eşiyle birlikte olan din adamı temizlenmemişse idam ediliyordu. Bunu bilip de söylemiyenin de sonu aynı oluyordu.”

SAVAŞ SANATI

Ekonominin önemli ölçüde savaş yoluyla elde edilen ganimetlere bağlı olduğu dönemlerde ve ülkelerde savaş sanatı da doğal olarak büyük önem taşıyordu. Savaş sanatını ilerletebilen devletler, diğer devletlere üstünlük sağlayarak, kendi tarihlerini olumlu bir şekilde yönlendiriyorlardı.

İÖ 2. bin yılın ikinci yarısında Önasya’da bir dünya gücü haline gelen Hititler de, teknolojik ve stratejik yönden savaşa önem vermiş ve bu sayede rakip ülkeler üzerinde üstünlük sağlamıştı.

Hitit kaynakları, kara savaşlarının deniz savaşlarından daha büyük önem taşıdığını gösteriyor. Fakat bu savaşlar, Anadolu’nun coğrafyası ve iklimi nedeniyle sadece yaz aylarında yapılabiliyordu. Geri kalan zamanlarda ise yollar bir ordunun hareket etmesi için uygun değildi.

Hitit askerleri yakın dövüş için çoğunlukla tunçtan yapılmış kılıç, kargı/mızrak ve balta kullanıyordu. Gümüş ya da altın gibi değerli metaller ise, sadece kültsel silahlar için kullanılıyordu.

Uzaktan kullanılabilecek saldırı silahı olarak mızrağı saymak mümkün olsa dahi, asıl önemli silah yay idi. Hitit askerleri kendilerini savunmak için miğfer, kalkan ve vücudu koruyan zırhlı giysiler giyiyordu. Boğazköy/Hattuşa kazılarında vücudu koruyan zırhlara ait çok sayıda küçük metal levhacık da ortaya çıkarıldı.

Hitit dönemi savaş sanatında savaş arabaları da çok önemli bir yer tutuyor. Savaş arabaları sayesinde düzenli bir orduya hızlı bir şekilde saldırmak mümkün oluyor ve böylece ani baskınlar yapılabiliyordu. Kadeş Savaşı’nda Hitit ordusu, zaferi sadece arabalı askerlerle elde etmiş, ordunun asıl gücünü oluşturan yaya askerler ise, savaşa hiç katılmamıştı. Ancak bu teknoloji sadece düz arazide hedefine ulaşıyordu. Bu nedenle yoğun olarak Mezopotamya’da kullanıldığı düşünülebilir.

Hitit kaynaklarında deniz savaşlarından ise oldukça az söz ediliyor.

Kaynaklar Hititler’in özel savaş gemilerine sahip olmadığını gösteriyor. Boğazköy’de bulunan bir çiviyazılı metne göre ise, Alaşiya (Kıbrıs) gemileri Hitit donanmasına karşı üç kez savaşmış ve Hitit donanması tarafından batırılmıştı.

Savaşın önemli bir diğer öğesi de stratejiydi. Hitit kaynakları, bu yönden oldukça zengin. Özellikle Hitit kralı II. Murşili’ye ait yıllıklar, bu konuda önemli bilgiler içeriyor.

Örneğin batı seferinde, II. Murşili, Puranda’ya kaçan düşmanını önce orada kuşatmış, sonra bu dağlık bölgeyi besleyen su kaynaklarını kesmiş ve kuşattığı düşmanını susuz bırakarak yenmeye çalışmıştı. Bir başka metinde ise kuşatmada “koç başı” ve “dağ” adı verilen araçların kullanıldığından söz ediliyor. Bu şekilde, İÖ 2. bin yılın ikinci yarısında kuşatma teknikleri hakkında, birinci ağızdan bilgiler edinebiliyoruz.

Savaşta düşmanını şaşırtabilen komutan, savaşı büyük ölçüde kazanmış sayılır… Hitit metinlerinde gece baskınlarından, gizlice yapılan gece yürüyüşlerinden, sahte geri çekilmelerden ve düşman hareketlerinin izlenmesinden de söz ediliyor.

Savaşı kazanmak için başvurulan bir başka strateji ise, Kadeş Savaşı’nda Hititler tarafından kullanılmış. Mısır kaynaklarından öğrendiğimiz bu savaşın öncesinde, ordusuyla yürüyüş halinde olan II. Ramses, kendi ordularından Mısır ordusuna geçmek isteyen iki Hitit askerini tutukluyor…Göründüğü kadarı ile, bu iki Hitit askeri, Mısır firavununa yanlış bilgiler aktarmak amacıyla gönderilen Hitit ajanları.

Firavuna, Hitit ordusunun uzakta ve korku içinde olduğu söyleniyor. Kendini bu nedenle daha da güvende hisseden firavun ise, çok geçmeden baskına uğruyor ve Hitit ordusuna karşı yeniliyor.

Hitit metinlerinde fethedilen kentlerin sıkça yakıldığı, teslim olan kentlerin ise bağışlandığı da anlatılıyor. Kentin ya da ülkenin tüm değerli eşyaları ise savaş ganimeti sayılıyor.

Bunların başında büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar ile sivil esirler de var. Ayrıca metinlerde bu ganimetlerin başkent Hattuşa’ya taşındığı da kaydediliyor.

Çiviyazılı belgelerden Hitit ordusunda görevli subayların bazı rütbeleri de biliniyor. Bunların arasında “muhafızların başı”, “şarap büyüğü”, “onbaşı”, “atların beyi”, “arabalı savaşçıların başı” gibi unvanlar yer alıyor. Ve tüm bu terimler, Hititler’in oldukça düzenli bir orduya sahip olduğunu düşündürüyor.

Kadeş Savaşı ve Barış Antlaşması

M.Ö. 1274 tarihinde II. Ramses ile Muvattalli arasında Kadeş önünde büyük bir meydan savaşı yapılmış ve Kadeş Barış Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Bu antlaşmaya bağlı olarak II. Ramses savaştan önce aldığı yerleri boşaltmış, Kadeş Şehri Hititlere kalmıştır.

Mısırla savaş, 2. Ramses’in beşinci krallık yılında, MÖ 1286’da yapıldı. Tarihin ilk dünya savaşı denebilecek bu savaş, tarihin ilk yazılı antlaşması ile bitecekti. Savaş sırasında 20 000 kişilik Mısır ordusu Ra, Ptah, Seth ve Amon adlı dört tümene ayrılmıştı ve Amon ordusuna Firavun Ramses’in bizzat kendisi kumanda ediyordu. Ramses büyük bir taktik hatası yapmış bu dört orduyu birbirinden çok uzak mesafede Kadeş üzerine sürmüştü. Hitit ordusunun Halep civarında bulunduğunu düşünüyordu. Fakat gerçekte 17 000 asker ve yaklaşık 3500 savaş arabasından oluşan Hitit ordusu Kadeş yakınlarındaydı. Mısır orduları savaş düzeni almaya fırsat bulamadan Hitit ordusu diğer üç ordudan ayrılmış olan Amon ordusuna saldırdı. Fakat geriden gelen Mısır orduları yetişip savaşa katıldılar.

Savaşın sonunda 2. Ramses zafer kazandığını söylese de bu gerçeğe fazla uygun görünmemektedir. Çünkü Hitit kuvvetlerinin Şam’a kadar bütün Amurru ülkesini yakıp yıktıkları ve Amurru’nun yeniden Hitit egemenliğine döndüğü bilinmektedir. Hititlere ihanet ettiği düşünülen Benteşina da krallıktan uzaklaştırılmış yerine Şapili getirilmiştir.

Kadeş savaşından sonra Hitit ve Mısır ülkelerinin birbirleriyle barış antlaşması tarihi açıdan büyük önem taşır. Bu belgede savaşı yapan kral Muvatalli öldüğü için kral olan Hattuşili’nin imzası vardır. 3. Hattuşili kral olmadan önce yeğeni Urhi-Teşup’un kötü davranışlarıyla karşılaşmıştı. Muvatali öldükten sonra yerine geçen oğlu Urhi- Teşup 3. Murşili adıyla tahta çıkmıştı. Fakat babası Muvatalli’nin amcasına verdiği imtiyazları sürdürmek istememişti. Muvatalli döneminde Dataşşa’ya taşınan başkenti Urhi-Teşup yeniden Hattuşa’ya taşımıştı. Fakat kendisini tahta geçiren amcasına karşı gittikçe ters bir tutum içine giriyordu.

Kadeş Barış Antlaşması sırasında orduda çıkan bir isyanda, Muvattalli öldürülmüştür. Antlaşma, onun yerine geçen III. Hattuşili tarafından imzalanmıştır. (M.Ö.1269) Bu antlaşma dünya tarihinde eşitlik ilkesine dayanan en eski antlaşmadır. Antlaşma çivi yazısıyla gümüş plakalar üzerine Akadca olarak yazılmıştır. Ayrıca Kralın mührünün yanında Kraliçenin mührü de vardır.

Bu antlaşmanın gümüş levhalara kazınmış olan asıl metinleri kayıptır. Mısır’da tapınakların duvarlarına kazınan antlaşmanın bir nüshası da, Boğazköy (Boğazkale) kazılarında kil tablet olarak bulunmuş olup İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Kadeş antlaşmasının Hattuşa’da bulunan çivi yazılı tabletinin büyütülmüş kopyası New York’ta Birleşmiş Milletler Binasında asılıdır.

Kadeş Antlaşması Metni

“Mısır Memleketi Kralı, Büyük Kral, Kahraman Ra-maşe-şa mai Amana’nın Hatti memleketlerinin büyük Kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının , kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.

Bunlar, Mısır memleketi Büyük Kralı, bütün memleketlerin kahramanı, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Minmua-rea’nın oğlu, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral, kahraman Min-pahirita’rea’nın torunu, Rea-Maşeşta-Mai Amana’nın, Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral, Murşili’nin oğlu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Şuppiluliuma’nın torunu, Büyük Kral, Hatti memleketi Kralı, kahraman Hattuşili’ye söylediği sözlerdir.

Aramızda daima olarak iyi kardeşlik ve iyi sulh kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebetlerde iyi kardeşliğin ve iyi sulhun tesisi için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince, ezelden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa müsaade etmediğinden antlaşma ebedidir. Büyük Kral, Mısır memleketi Kralı, Rea-Maşeşa Mai Amana, güneş ve fırtına tanrılarının münasebeti gibi öyle edebi bir münasebet tesis etti ki, o aralarında daima düşmanlık yapmağa mani olur.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana gümüş bir tablet üzerine kardeşlik Hatti memleketi Kralı, büyük Kral Hattuşili ile bugünden itibaren aramızda iyi sulh ve iyi bir kardeşlik tesisi için bir muahede yaptı. O benim kardeşimdir, ben de onun kardeşiyim ve onunla daima sulh halindeyiz. Bize gelince: Bizim kardeşliğimiz ve sulhumuz evvelce Mısır memleketi arasındaki sulh ve kardeşlikten daha iyi olacaktır.

Bak, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili ile sulh ve kardeşlik halindedir.

Bak, Mısır memleketi Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana’nın oğulları Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili’nin oğulları ile ve kardeşleri ile sulh ve dostluk daimidir. Onlar da bizim gibi kardeş ve sulh halindedir.

Mısır memleketiyle Hatti memleketi arasındaki münasebete gelince: Onlarda bizim gibi daima kardeşlik ve sulh halindedirler.

Mısır memleketi Kralı, büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana istikbalde her hangi bir şey almak için Hatti memleketine girmeyecektir. Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili de istikbalde herhangi bir şey almak için Mısır memleketine girmeyecektir.

Bak Güneş ve Fırtına tanrılarının Mısır memleketi ile Hatti memleketi için getirmiş oldukları ilahi nizam, onlar arasındaki sulh ve kardeşliktir, düşmanlık değildir. Bak Mısır memleketi Kralı; Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana bugünden itibaren iyi durumu muhafazada sebat edecektir. İşte Mısır memleketi Hatti memleketi ile daimi sulh ve kardeşlik halindedir.

Eğer yabancı bir memlekette bir düşman Hatti memleketine gelirse ve Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili bana “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadesini süvarisini gönderecek onu öldürecek, Hatti memleketi için ondan intikam alacak.

Eğer Hatti memleketi Kralı, Büyük Kral Hattuşili tâbi beylerine kızarsa, onlar ona karşı bir kusurda bulunursa Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana’ya haber gönderirse Mısır memleketi Kralı piyadesini ve süvarisini ona gönderir. O kimlere kızmışsa onları imha eder.

Eğer dış memleketlerden yabancı bir düşman Mısır Kralı kardeşin Rea-Maşeşa Mai Amana’ya ve Mısır memleketine karşı gelirse ve onun kardeşi Hatti memleketi Kralı Hattuşili’ye “Ona karşı koymak için bana yardıma gel” diye bir haber gönderirse Hatti memleketi Kralı Hattuşili piyadesini, süvarisini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.

Eğer Mısır Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana tâbi beylerden birine kızarsa, onlar ona karşı birleşirlerse ve ben Hatti Kralı kardeşim Hattuşili’ye “Haydi” dersem Hatti memleketi Büyük Kralı Hattuşili piyadelerini ve savaş arabalarını gönderecek, o kimlere kızmışsa onların hepsini mahvedecek.

Bak, Hatti memleketi Kralı Hattuşili’nin oğlu babası Hattuşili’nin bir çok senelerinden sonra Hattuşili’nin yerine Hatti memleketi Kralı olacak. Eğer Hatti memleketinin asilzadeleri ona karşı birleşirlerse Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana piyadelerini ve harp arabalarını Hatti memleketinin hatırı için onlardan intikam almak üzere gönderecek. Hatti memleketinin Kralının ülkesinde asayişi temin ettikten sonra memleketleri Mısır’a dönecekler.

Eğer bir asilzade Hatti memleketinden kaçarsa böyle bir adam Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea Maşeşa Mai Amana’ya iltica ederse vazifesini yerine getirmek için, ister Hatti memleketi Kralı Hattuşili’ye ait olsun, ister ayrı bir şehre ait olsun, onu yakalayacak ve onu Hatti Kralı, Büyük Kral Hattuşili’ye iade edecektir.

Eğer bir asilzade Mısır memleketi Büyük Kralı Rea-Maşeşa Mai Amana’dan kaçarsa ve böyle birisi Hatti memleketine, Hatti memleketi Kralı Büyük Kral Hattuşili’ye gelirse onu yakalayacak, kardeşi Mısır memleketi Kralı Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana’ya iade edecektir.

Eğer bir adam veya iki üç adam Hatti memleketinden kaçarsa, Mısır memleketi Kralı, Büyük Kral Rea-Maşeşa Mai Amana’ya gelirse Mısır memleketi Kralı Büyük Kral onları yakalayacak ve kardeşi Hattuşili’ye iade edecek. Mısır Kralı ve Hatti Kralı kardeştirler, bu sebepten onları bu kabahatleri için şiddetle cezalandırmasınlar, onların gözlerinden yaş akmasın, bu şahıslardan karıları ve çocuklarından intikam alınmasın.

Hititlerin inanç sistemi –Din

Hitit dini çok tanrılı bir dindir; Panteonun (tanrılar ailesi) içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardır ve bunların pek çoğu diğer kavimlerin dinlerinden alınmıştır.

Hititler’ de tanrılar tıpkı insanlar gibidir. Fiziki şekilleri insan gibi olduğu kadar, ruhen de onlarla aynı olup, insanlar gibi yerler, içerler, kendilerine iyi bakıldığı sürece insanlara iyilik ederler; ancak ihmal edildikleri zaman hemen intikam almaya, insanları en acımasız yöntemlerle cezalandırmaya hazırdırlar. Bir Hitit metni insanlarla tanrıları birbirleriyle kıyaslamakta ve tanrı- insan ilişkilerini bey – hizmetçi ilişkilerine benzetmektedir.

Hitit devletinin panteonu Anadolu ve Suriye şehirlerinin çeşitli yerel panteonlarının zamanla bir araya getirilip birleştirilmesinden oluşmuştur.

Hitit devletinin başlangıcından itibaren baş tanrı, fırtına tanrısıdır (Teşup). Kozmik dönemi (kainatı) sağlayan, krallığı ve ülkenin düzenini koruyan fırtına tanrısıdır. Kral, efendisi adına ülkeyi yönetir.

Kültürlerin bir parçası olan din, tarihin her döneminde, insanoğlu için önemli bir yere sahip olmuştur. Hitit dini incelendiğinde, farklı etnik kökenlere ait birçok öğenin bir araya gelmesi ile oluşmuş bir kültür mozaiğiyle karşılaşılır. Hitit kültürünün bir parçası olan inanç sistemi de pek çok değişik öğenin birleşmesinden oluşmuştur. Hint-Avrupalı bir toplum olan Hititler kendilerine ait kültür öğelerinin yanı sıra tanıştıkları yeni kültürlerden, bünyelerine uygun gördükleri pek çok unsuru kabul etmişlerdir. Böylece dinsel görüşleri de ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmış, Eski Hitit Dönemi’ne ait metinlerde geçen birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu, İmparatorluk Dönemi’nde sayı olarak artmış ve bunun sonucu olarak tanrılar topluluğu oldukça kalabalık olan bir dine sahip olmuşlardır.

Çok tanrılı dinlerde sular, gökyüzü, toprak, ay, güneş gibi daha birçok unsur ilahlaştırılmıştır. Hitit inanç sisteminde de bunun gibi doğa unsurları ayrı ayrı tanrılar ile temsil edilmiştir; Güneş Tanrıçası, Gökyüzü/Fırtına Tanrısı, Kırların Koruyucu Tanrısı gibi. Bu noktada “Hitit dininin, başlangıçta bir doğa dini mi” olduğu sorusu akla gelmektedir.

Hitit tanrılarının isimleri Hattice, Hurrice, Sümerce olmasına karşın söz konusu tanrının işlevi ve niteliği değişmemektedir. Örnek vermek gerekirse, Hitit panteonunun baş tanrısı olan Fırtına Tanrısı’nın Hattice adı Taru, Hurrice adı ise Teşup’tur. Hititler tanrıları ile nasıl bağlantı kuruyorlardı? Onların neler istediklerini nasıl bilebiliyorlardı ve kendilerini tanrılara nasıl ifade ediyorlardı? Semavi dinlere ve hatta Hinduizm’e baktığımızda, insanlara gönderilen bir kutsal kitap ve tanrı ile insan arasında bir köprü oluşturan peygamberlik kavramlarını görürüz. Hitit dininde ve hatta pek çok Anadolu ve Mezopotamya dinlerinde, böyle bir aracının olmadığı, ancak rahip ve rahibeler gibi din görevlileri dışında tanrılara yakınlığı ile bilinen kişiler olduğu, okunan çivi yazılı metinlerden anlaşılmaktadır. Bu noktadan hareketle, tanrıları ile yakınlaşacakları, onlara hizmet edecekleri, onlardan kendileri ve ülkeleri için isteklerde bulunacakları bir uygulamaya ihtiyaçları olduğunu düşünebiliriz. Herhalde, büyük bir itina ile düzenledikleri bayram törenleri, tanrılar ile iletişim konusunda önemli rol oynamaktaydı.

Tanrıların bayramlarının da zamanında kutlanması son derece önemlidir. Bayramlara ait belgeler Hattuşa’da bulunan binlerce tablet içindeki en büyük belge grubunu oluştururlar. İcra edilen dinsel bayram törenleri adım adım ve ince ayrıntılarına varıncaya kadar anlatılmıştır. Bu bakımdan bayram metinlerini, törenin nasıl yapılması gerektiğini gösteren birer uygulama yönergesi olarak kabul etmek gerekir. Hitit bayramlarının bazıları şunlardır: Ay Bayramı, Yıl Bayramı, Geyik Bayramı, Sonbahar Bayramı, İlkbahar Bayramı, Yağmur Bayramı, Gök Gürültüsü Bayramı, Orak Bayramı, Bağbozumu Bayramı, Harman Bayramı, Yıkanma Bayramı, Dağa Götürme Bayramı, Yaşlı Adamların Bayramı, Temiz Rahibin Bayramı, Tanrı Analarının Bayramı, Uzak Yerlerdeki İnsanların Bayramı…

Hititlerde tanrı insan biçiminde ve karakterinde düşünüldüğü için bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları özel yapılar olması doğaldır. Bu yapılar, metinlerde ‘’edingirlim’’ “Tanrı Evi/Tapmak” kelimesiyle ifade edilen mekanlardır. Bunların özel bir odasında tanrı yontusu bulunur. Bu yontu her gün belirli bir törenle temizlenir, yıkanır ve önüne kurbanlar konur. Tapınaklar tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildir. Tanrı yontu su sadece bazı bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanırdı.

Tapınaklar sadece “Tanrı Evi” fonksiyonunda olmayıp sahip olduğu geniş arazilerde çok sayıda personelin çalıştığı din ve külte bağlı bir “ekonomik organizasyon”dur. Bir tapınak envanter metninde tapınak personelinin toplam 775 kişi olarak gösterilmesi dini organizasyonun genişliğini göstermesi bakımından önemlidir.

Yine tanrılarına ne kadar önem verdiklerini görmek için, başkent Hattuşa yakınlarındaki kayalara oyulmuş Yazılıkaya açık hava tapınağına bakmak yeterlidir. Bu tapmakta 90’dan fazla tanrı, tanrıça, hayvan ve hayal ürünü yaratıklar kaya üzerine işlenmiştir. Burası, “yeni yıl şenlikleri”nin yapıldığı kutsal alan olarak kabul edilir.

İbadetin ilk şartı “temizlik”tir. Sarayda sadece kralın temizliğinden sorumlu olan görevliler bulunmaktadır. Tapınak görevlilerine yönelik bir direktif metni, bu konudaki hassasiyeti açık bir şekilde gösterir.

Tapınaklarda görevli fırıncıların temiz olmaları, sürekli olarak yıkanmaları, saçlarının ve tırnaklarının kesilmiş olması istenir. Domuz ve köpeklerin tapınaklara girmesinin yasaklanması da temizlikle ilgilidir. Tanrılara verilen hizmetle, bir kölenin efendisine verdiği hizmet arasında benzetme yapılır; nasıl iyi hizmet gören bey, kölesine iyi davranırsa, iyi hizmet edilen tanrıların da insanlardan lütuflarını esirgemeyecekleri anlatılır. Buyruklara uymayanlara verilecek cezalar sadece suçluyu değil, onun tüm aile mensuplarını kapsar, yani kolektif cezalandırma yöntemi uygulanır.

Tapınak Görevlileri İle İlgili Bir Direktif Metni;

“…Ayrıca bütün tanrıların mutfak beyleri olan sizler, saki, sofracı, aşçı, fırıncı, şarapçı. Tanrıların ruhuna karşı çok saygılı olunuz. Sonra tanrıların kurban ekmeğine ve kurban içkisine karşı çok dikkatli olunuz. Onların ekmek bölme yeri süpürülmüş ve su serpilmiş olsun. Ayrıca domuz ya da köpek eşikten içeriye geçmesin. Siz yıkanmış olunuz. Temiz elbiseler giyiniz. Ayrıca bütün kıllarınız ve tırnaklarınız kesilmiş olsun. Böylece tanrıların ruhu sizi suçlamasın. Sizin muhafaza ettiğiniz ağaçtan ve pişmiş topraktan eşyalara eğer herhangi bir yerde bir domuz ya da bir köpek yaklaşırsa ve mutfak beyi onu atmazsa ve o tanrılara kirlenmiş kaptan yiyecek verirse tanrılar da ona yemek ve içmek için dışkı ve idrar verirler. Eğer bir kimse kadının yanında yatarsa o tanrıların ibadetini ne şekilde düzenlerse ve tanrıya yiyecek ve içecek ne şekilde verirse kadının yanına da aynı şekilde gitsin. Sonra kadının yanında yatsın. Gün ağardığı zaman derhal yıkansın. Sabahleyin tanrıların yemek zamanında derhal tapınağa varsın. Eğer o ihmal ederse onun için bu suçtur. Eğer kim bir kadının yanında yatarsa onun amiri ya da büyüğü onu bir kült görevi yapmaya zorlarsa o doğruyu söylesin. Eğer o söylemeye cesaret edemezse arkadaşına söylesin ve yıkansın. Eğer o bilerek sonraya bırakırsa ve henüz yıkanmadan tanrıların kurban ekmeğinin ve kurban içkisinin yanına kirli olarak yaklaşırsa ve bu durumu arkadaşı bilirse ve sana kötülük eder de eğer gizlerse, fakat arkadan meydana çıkarsa onlar için ölüm cezası verilir. Onların ikisi de ölsünler. “

Hitit inancına göre, tanrılar tıpkı insanlar gibi yaşamakta, yiyip içmekte, aralarında kavga etmekte, birbirleri ile evlenmekte ve çocuk sahibi olmaktadırlar.Hititlerin tanrılarını kendileri gibi düşündüklerini en iyi biçimde Boğazköy (Hattuşa)’de yer alan Yazılıkaya açık hava tapınağında görmek mümkündür. Boğazkale’nin yaklaşık 2 km. kuzeydoğusunda kalker kaya sivrileri arasında yer alan iki doğal kaya odasını Hititler, kült törenlerini yerine getirmek için kullanmışlardı. Bu kutsal alanın kaya yüzeylerine usta bir işçilikle yapılmış sahnelerde yer alan tanrılardan; erkek tanrıların çoğu ucu sivri, konik biçimde ve boynuzlarla donatılmış bir külah giydikleri görülür. Külahlarında yer alan boynuz sayısının çokluğu tanrının rütbesinin yüksekliğini gösterir. Üzerlerinde beli kemerli kısa etek ve ayaklarında uçları yukarı doğru kıvrık ayakkabılar vardır. Tanrıçalar ise, başlarında şehir surunu andıran silindirik başlık ve üzerlerinde yerlere kadar uzanan beli kemerli ve pilili etek, bluz ve pelerin ile betimlenmişlerdir.

Tanrıları, beraberlerinde yer alan kutsal hayvanları, atribüleri ve hiyeroglif yazıtlar aracılığıyla tanıyabilmekteyiz. Anadolu’da Boğazköy dışında, imparatorluğun egemenlik alanını işaret eden bazı yerlere dönemin Hitit kralı tarafından yaptırılan kaya kabartmaları bulunmaktadır. Örneğin; Adana’da Sirkeli anıtı, Kayseri’de Fraktin kabartması ve Konya’da Hatip anıtı gibi. Bunların üzerinde yer alan kral, kraliçe ya da tanrı betimleri ile beraber görülen hiyeroglif yazıtlar, kaya anıtının kesin tarihini ve dolayısıyla kabartmada betimlenen kral ya da kraliçenin kimliklerinin belirlenebilmesi açısından son derece önemlidir. Hitit inancına göre insan gibi düşünülen tanrıların bir de yaşadıkları evleri olmalıydı. Hitit metinlerinde Ékarimmi-/ Ékarimna- ve Sümerce’den alınan ‘’edingir’’, “tapınak” kelimesi için kullanılmaktaydı.

Halka açık bir tapınma yeri olmayan tapınak yapılarının özel bir odasında, tanrıyı simgeleyen bir de heykel bulunmaktaydı. Bu heykel her gün belirli bir törenle temizlenmekte ve tanrıya sunulmak üzere, onu temsil eden heykelinin önüne, kurbanlar konulmaktaydı.

HİTİT TANRILARI

Gök Tanrı/Fırtına Tanrısı

Hitit panteonunda en önemli tanrı kuşkusuz “Gök Tanrı” idi. Yerel olarak değişik isimlerle çağrılan bu tanrı Hatti dilinde “Taru” , Hurri dilinde “Teşup”, Hitit dilinde ise “Tarhu,Tarhuna ya da Tarhunt” diye adlandırılıyordu.

Aslında Hititler geldiklerinde , Hint Avrupa kökenli bir tanrıları vardı. Şiu ismindeki bu tanrı, Yunanca Zeus ve Latince Deus,dil sözcükleri ile aynı kökendendi. Bu kök hem tanrı hem de gün ışığı , parlamak gibi anlamlara da sahiptir. Ancak zaman içinde Şiu özel tanrı ismi olmaktan çıkmış ve genel olarak tanrı anlamına gelmiştir.

Ancak Hititlerin de bir dönem, Luwiler gibi Hint Avrupa isimli başka tanrı isimlerini de korudukları zannedilmektedir.

“Baştanrı Hitit metinlerinde genellikle ‘Hatti Ülkesinin Gök Tanrısı’ , ‘Göğün Tanrısı’, ‘Hattuşanın Tanrısı’, ‘Sarayın Tanrısı’ gibi adlarla anılmaktadır. Ayrıca ‘Ordunun Göktanrısı’, ‘Yağmur Göktanrısı’ gibi adlandırmalara da rastlanmaktadır. Bir tanrının hiyeroglif işareti ikiye bölünmüş bir elipsten oluşur. Önce söz konusu işaret sonra, gök tanrısı demek isteniyorsa, ikiye bölünmüş elipsin altına W biçimli yıldırım işareti yazılırdı ; ikisi birden gök tanrısı anlamına gelmektedir. “

Gök tanrı ile dağlar, daha doğrusu dağ tanrıları, arasında sembolik bağ vardır. Aslında bunu “dağların gök kubbeyi taşıdığı” inancı ile birlikte ele almak daha doğru olacaktır. Bu, daha sonra Yunan Mitolojisinde göreceğimiz Atlas efsanesinin ilk şekli olmalıdır. Bir Hitit metninde, gök tanrının, dağ tanrılarının sembolize eden iki erkek figürü üzerinde durması da bu görüşümüzü güçlendirmektedir.

Gök tanrının en önemli sembollerinden biri de boğadır. Boğanın gök tanrıyı sembolize ettiği düşünülmektedir. Alaca höyükte çıkan bir kabartmada kral ve kraliçenin boğa heykeli önünde yaptığı saygı duruşu da aslında gök tanrı ile ilintili olmalıdır. Çatalhöyük’te, belki de daha eski çağlardan beri önemini koruyan bu sembol daha sonra Yunan Mitolojisinde Zeus’un boğa kılığına girmesinde de karşımıza çıkacaktır.

Gök tanrısı aynı zamanda fırtına tanrısı idi. Zaten Anadolu’nun iklimini göz önünde bulundurursak -eskiden daha sıcak olduğu düşünülüyorsa da- fırtınaların ne kadar önemli olduğu açıktır. Hatta bir fırtına sırasında kral II.Murşili’nin dilinin tutulduğunu öğreniyoruz :

“Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi ve ben ürktüm. O zaman ağzında söz azaldı ve söz kesiklik yaparak yukarı doğru çıktı. Yıllar geçince bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü bütünü ile yitirdim.”

Geç dönemlerde , gök tanrısının bütün özellikleri Fırtına tanrısına geçmiş, Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup da Hititler’in gök tanrısına eş değer bir konuma yerleşmiştir. Teşup için daha çok Toros ve güneyinde, Suriye’ye kadar olan bölgede kült merkezleri vardı.

Tanrıça

Hititlerde tanrı kadar tanrıça da önemlidir. Zaten bunun izdüşümü olarak da Hitit toplumuna kadın erkeğe eş değer konumdadır.

Hitit Tanrıçası , Hattilerde “Vuruşemu”, Hurrilerde “Hepat” diye adlandırılmış tanrıçadır. Hititlerde “Arinna’nın güneş tanrıçası”, geç Hititlerde “Kupaba” olarak da geçmiştir. (Kybele de büyük olasılıkla aynı inancın devamıdır. )

Bu tanrıça isimleri tabletlerde farklı isimlerde geçseler de aynı özelliklere sahiplerdir. Özellikle Hurri etkisiyle, Teşup’un panteona girmesiyle beraber Teşup’un karısı tanrıça Hepat da önemli bir yer tutmaya başlamış, Hatta Arinna’nın güneş tanrıçası ile eş bir konuma gelmiştir. Bir belgede şöyle denmektedir :

“Bütün ülkelerin kraliçesi efendin, Arinna’nın güneş tanrıçası ! Hatti ülkesinde sen Arinna’nın güneş tanrıçası adını alırsın, sedir ağacı ülkelerinde ise Hepat adını alırsın.”

İlginçtir, yüzyıllar sonra Apuleius da böyle bir ifade kullanacaktır.

Çoğu kabartmada Tanrı ve tanrıça yan yana eşit önemde tasvir edilmişlerdir. Yazılıkaya’da da bu tanrısal çiftin betimlemeleri vardır. Bunun yanında bu çiftin oğulları da koruyucu tanrı olarak önemlidir.

Tanrıçalar arasında en önemlisi kuşkusuz Arinna’nın güneş tanrıçasıdır. Arinna kenti hakkında değişik varsayımlar vardır. Ancak en kuvvetlisi ve arkeolojik delillere dayananı , Arinna’nın Alaca höyük olduğudur.

Arinna’nın güneş tanrıçası krallığın hayatında da önemlidir. II.Murşili(MÖ1345-1315) uzun zamandan beri ihmal edilen bu kültü canlandırmış ve kazandığı zaferleri buna bağlamıştır:

“Ben majeste, babamın tahtına oturduğumda çevredeki bütün düşmanlar benimle savaşa giriştiler. Ancak ben hiç bir düşman ülkesine karşı sefere çıkmadan önce Arinna kentinin güneş tanrıçası ile ilgili bayram törenlerini düzenledim[...] ve ona seslendim: Arinna’nın güneş tanrıçası! Benim efendim, benim yanıma aşağıya gel ve [...] senin topraklarını almak isteyen çevredeki düşman ülkeleri yok et.! Ve Arinna’nın güneş tanrıçası sözümü duydu ve bana geldi. O zaman babamın tahtına oturur oturmaz, çevredeki düşman ülkeleri on yılda yendim ve onları yere vurdum.”

Zamanla Hepat gibi başka tanrıçalar da bu derece öneme sahip olmuşlar ve “protokol”de yerlerini almışlardır.

Yerel Tanrılar

Hititler’in yerel tanrılara bakış açısı bir fal metninden anlaşılmaktadır ve olan olaylar hakkında tanrılara görüş sorulmaktadır.Bu metinde Aruşna kenti tanrısı önemli bir yer tutmaktadır: “Tapınağı, kültü ve kült personeli Aruşna’da bulunan, Hititlere oldukça yabancı ve adı bilinmeyen bir tanrıdır. Bu yabancılığa rağmen büyük kralın hastalığı yüzünden Hitit sarayı onunla sıkı bir ilişki halindedir. Çok alıngan ve nazlı bir tanrı olup, bu fal metninin yazılmasına o neden olmuştur. Çünkü kralın hastalığı konusunda kendisine başvurulmamış, bu yüzden de gazaba gelmiştir. Öfkelenmesinin başka bir nedeni de, kraliçeden bir rüya aracılığı ile istemiş olduğu altından çelenklerin aksesuarlarıyla birlikte kendisine verilmeyip, mabeyincinin evinde saklı tutulmasıdır. Bundan dolayı,tanrının öfkesini yatıştırmak için kefaret verilmesi gerekmiş, büyük kralın tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulduktan sonra, bir af dileme ayinine katılmak üzere bizzat Aruşna’ya gitmesi, fal aracıyla saptanmıştır. Tüm bu çabalara rağmen tanrının öfkesi yatıştırılamamış ve anlaşılan bu yabancı tanrının kültünü iyice bilmeyen Hititli rahipler, tanrının bakımını, ayinlerinin yapılmasını vs. Aruşna’lı rahiplere bırakmak zorunda kalmışlardır.”

Bunun dışında başka yerel tanrılar da olaylara göre önem kazanmışlardır.

Hayvan Tanrılar

Bunların dışında Hititlerde hayvan biçimli (zoomorphique) tanrılar da vardır. Hititlerde hayvan biçimli kaplar zoomorf tanrı düşüncesini kült aletleridir.

Fırtına tanrısının boğa ile sembolize edilmesinden dolayı boğa biçimli kaplar en önemlileridir.

Burada bir konu üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak gerekmektedir.Bir çok yayında boğanın tanrının sembolü olduğu söylenmektedir. Ancak bir Hitit metninde (II.Muvatalli’nin duası) şöyle geçmektedir :

“Hatti’nin Fırtına Tanrısının önünde yürüyen boğa Şeri, efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler.”

Buradan anladığımıza göre boğa fırtına tanrısına eşlik etmekte ve tanrılarla insanlar arasında aracılık yapmaktadır. Böylece kabartmalarda gördüğümüz boğaya tapınma sahnesi de daha anlam kazanmaktadır.

Bu Yunan mitolojisindeki Hermes’inkine benzer bir roldür.

Ayrıca Ayı/insan biçimli figürler de Hitit sanatında yer almıştır.

Hitit sanatında ilginç bir figür de Sfenks’tir. Sfenks de Mısır kökenli olup Suriye yoluyla Hitit sanatına geçmiştir.

Kubaba

Anadolu’daki tarih sürekliliği açısından Kubaba üzerinde durmak gerekmektedir.

Büyük Hitit İmparatorluğu zamanından beri en önemli merkezlerden bir de Kuzey Suriye’de bulunan Kargamış olmuştur. Bu dönemde Hitit krallık ailesinden vasal krallar tarafından yöneltilen Kargamış, Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bir “Geç Hitit Devleti” olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu merkezin en önemli tanrıçalarından bir de Kubaba’dır. Burada büyük saygı gören Kubaba daha sonra Anadolu’da Kybele adıyla yaşayacaktır.

Hititler’de Tanrı Kültleri

Hitit tanrı kültleri aslında devlet dinidir ve bu kültlerin görevlileri de devlet görevlileridir.

Hitit tanrı kültlerinde kaya/açık hava tapınakları önemli bir yer tutmaktadır. Günümüze, aşağıda ayrıntılı olarak incelenmiş, bir çok açık hava tapınağı ulaşmıştır. Bir çoğu da, ne yazık ki, defineciler tarafından tahrip edilmiştir.

Bunlar içinde Yazılıkaya en önemlileridir. Buradaki tanrılar geçidinde 60’tan fazla tanrı ve tanrıça tespit edilmiştir.

Tanrıların başında sivri bir külah ve dizlerinin üstüne kadar inen beli kuşaklı bir giysi varken, tanrıçaların başında silindirik bir başlık ve üzerlerinde bluz ve pilili etek vardır.

Yazılıkaya’daki tanrıların büyük ölçüde Hurri panteonunu gösterdiği gözükmektedir.

Hititler tanrıları insan gibi (antropomorphique) düşündükleri için “Tanrıların Evi” olarak düşünülen tapınakların büyük önemi vardı.

Tapınaklar tam anlamı ile tanrının evi idi. İlgili tanrının ya da tanrıçanın heykeli burada durur, ve tanrının ya da tanrıçanın burada olduğuna inanılırdı.Tanrı heykeli tapınakta iken sadece kral, kraliçe ve seçilmiş rahipler heykelin olduğu odaya giremeye izinliydiler. Başkasının, özellikle de bir yabancının girmesi ölümle cezalandırılabiliyordu.

Hattuşaş’taki gibi büyük tapınaklar olduğu gibi daha küçük şehirlerde daha küçük tapınaklar vardı.

Genelde, tapınağın asıl merkezinde bir avlu ve bu avluya bakan odalar vardı. Tanrı heykelinin bulunduğu kutsal oda tapınağın arka yüzünde olduğu için iki taraftan da ışık alabilmekteydi.

Hattuşaş’taki tapınakta iki kutsal oda vardı. Bunlardan birinin Fırtına Tanrısının odası olarak, diğerinin de Arianna’nın Güneş Tanrıçası adına düzenlendiği düşünülmektedir.

Yazılıkaya ise daha farklı olarak açık hava tapınağı idi. Burada bayramlar kutlanıyor ve özel törenler (yeni yıl gibi) düzenleniyordu.

Tapınaklar dinsel merkezler olduğu gibi aynı zamanda ekonomik merkezler de olmuşlardır. Buralarda sadece tapınağa verilen hediye ve bağışlar saklanmamış aynı zamanda tahıl deposu olarak da işlev görmüşlerdir. (burada genelleme yapmak olanaksızdır, ancak yapılan kazılar ışığında böyle bir sonuç çıkarılmıştır.)

Tanrılar heykellerle ya da idollerle gösterilebildiğine göre bir de bu objelere ait kültler vardı. Bu heykellere etrafının süslenmesi ile törenle tapıldığı gibi, heykel bir arabaya bindirilerek gezdirilerek tören yapılırdı. Bunun sonunda Tanrı heykeli , açık havaya, koruluğa, ormana ya da yüksek yerlere götürülmekte ve burada kurban kesilmekte, yemek yenmekte ve oyunlar oynanmaktaydı.

Hatti tanrılarına yapılan törenler diğer tanrılara yapılan törenlere nazaran daha neşeli geçmekte olup, dans,eğlence akrobasi ve çeşitli gösteriler yer almakdaydı.

Ayrıca şehrin koruyucusu olarak tanrıya armağanlar sunulurdu. Tanrıya değerli madenler hediye olarak sunulduğu gibi yiyecek, içecek de sunulmaktaydı. Libasyon da çok sık kullanılan bir sunu biçimi idi.

Törenler bilim adamlarınca şöyle anlatılmaktadır.

“ Kralın başrolü oynadığı, kraliçenin, prenslerin, prenseslerin ve devletin bir çok yüksek rütbeli görevlilerinin katılımı ile gerçekleşen dinsel bayram törenlerinde, merasim alaylarında ve çoğu kez tapınaktaki kült salonunda tanrı heykelinin ya da altarının önünde hayvan kurban etme ve içki sunma (Hititçe şipant-) ve ekmek kırma (hititçe parş-) ve diğer yiyecekler sunma ya da adorasyon(tapma) sahnelerinde şarkı, müzik ve bazen dansla eşlik etmenin büyük önemi vardı. [...] Bu sahnelerde hangi tanrıya kurban sunuluyor ya da tapılıyorsa, o tanrının mensup olduğu etnik grubun dilinde (örneğin Hattice, Luwice, Palaca, Neşaca ya da Hurrice) şarkı söylemek adetti. Metinlerde bu dillere ait şarkı sözleri ele geçmiştir. Her bir etnik gruba ait ayrı şarkıcılar vardı.”

Tapınak görevlileri ile ilgili bir direktif metni de tapınak içi külte ışık tutmaktadır.. Bu metinde tapınak çalışanlarının temiz olmaları istenmekte, hatta kıllarını dahi kesmeleri istenmektedir. Ayrıca temiz kabul edilmeyen domuz ve köpeğin girmemesine dikkat etmeleri istenmektedir.

Tapınak çalışanlarının tanrıya sunulmuş olanı kendileri ya da yakınları ile tüketmemeleri de özellikle vurgulanmaktadır. Görevliler “o tanrı olduğu için hiç bir şey söylemez ve bize hiç bir şey yapmaz” dememeleri gerekmektedir çünkü “ tanrının ruhu kuvvetlidir, yakalamak için acele etmez. Fakat yakaladığı zaman artık bırakmaz. “ Bu alıntılar da tapınak görevlilerini tanrıdan fazla korkmadıklarını ve sunuları diledikleri gibi paylaştıklarını göstermektedir.

Burada ilginç direktifler de vardır :

“ Eğer bir kimse kadının yanında yatarsa (o) tanrıların ibadetini ne şekilde düzenlerse (ve) tanrıya yiyecek (ve) içecek (ne şekilde) verecekse kadının yanına (da) aynı şekilde gitsin. Sonra kadının yanında yatsın. Gün ağardığı zaman derhal yıkansın. Sabahleyin tanrıların yemek zamanında derhal (tapınağa) varsın. Eğer o ihmal ederse onun için (bu) büyük suçtur. Eğer kim bir kadının yanında yatarsa, onun amiri (ya da) büyüğü arkadan (bir kült görevi) yapmaya zorlarsa o (doğruyu) söylesin. Eğer o söylemeye cesaret edemezse arkadaşına söylesin ve yıkansın. Eğer o bilerek sonraya bırakırsa (ve) henüz yıkanmadan tanrıların kurban ekmeğinin ve kurban içkisinin yanına kirli olarak yaklaşırsa, bu durumu arkadaşı bilirse ve o sana kötülük eder (de) eğer gizlerse, fakat arkadan meydana çıkarsa [onlar] için ölüm cezası (verilir). Onların ikisi de ölsünler. “

HİTİTLERDE TİCARET

Eski Dünya’nın en önemli devletleri arasında yer almayı başaran Hitit Devleti’nin başkenti Hattuşa’da kapsamlı bir devlet arşivinin ortaya çıkarılması, bu toplum hakkında önemli bilgiler sağlamıştı. Ancak bu kaynakların devlet arşivine ait olması, ticaret gibi daha çok halkı ilgilendiren konular hakkında bilgilerimizin kısıtlı olmasına yol açar. Bu nedenle ticaret hakkındaki bilgilerimizi daha çok kanun, yazışma ve antlaşma gibi belgelerden, dolaylı olarak elde etmekteyiz. Buna bir de Hattuşa dışından bilinenler eklenince, dönemin ticareti biraz daha netleşir.

Kanun metinlerinden tüccarların, Hitit Devleti’nin koruması altında oldukları anlaşılır:“Eğer biri bir tüccarı öldürürse, o 100 mina gümüş öder ve onun evine bakar. Eğer bu, Luwiya’da (Arzavva) ya da Pala’da olursa; o, 100 mina gümüş öder ve malları yerine koyar. Eğer bu Hatti ülkesinde olursa; o, bahsedilen tüccarı (gömülmesi için) götürür.”

Ceza olarak öngörülen 100 mina gümüşün o dönemde yaklaşık 4000 koyuna ya da 400 sığıra denk geldiği düşünüldüğünde, bu cezanın ne denli ağır olduğu daha iyi kavranır.

Hitit kralının koruyuculuğu, yabancı tüccarlar için de geçerliydi. Hitit Kralı III. Hattuşili’nin, Babil Kralı II. Kadaşman-Enlil’e gönderdiği bir mektuptan, Amurru ve Ugarit bölgelerinde sıkça Babilli tüccarlara yapılan saldırılar ve cinayetler olduğunu öğreniriz. Babil kralı bu durumu doğrudan Hitit kralına rapor eder. Krala göre bu suçun cezası bellidir; katil, ölen tüccarın ailesine teslim edilir, onlar ise, ya belli bir miktar gümüşü kabul ederler, ya da katili öldürürler. Hitit kralı ayrıca ölen tüccarın akrabalarının, kendisine geldikleri taktirde, bu konu ile şahsen ilgilenebileceğini de belirtir.

Yazılı belgelerden, her ülkenin değişik ağırlık ölçülerine sahip olduğu ve bazı antlaşmalarda hangi ağırlık sisteminin kullanılacağının özellikle yazıldığı görülür. Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Amurru Kralı Aziru ile yaptığı bir antlaşma metninde, Aziru’nun ödemek zorunda olduğu yıllık verginin ‘Hattili tüccarların ağırlıkları’ ile tartılması gerektiğini belirtir. Bu metinde, yıllık vergi olarak belirlenen iyi kalitede 300 şekel altının, Babil ölçü sistemine göre yaklaşık 2490 gram, Hitit ölçü sistemine göre ise yaklaşık 3750 gram olduğu düşünüldüğünde, bu hususun ne denli önemli olduğu anlaşılır.

Hitit metinlerinden, bir kısım tüccarın kral veya tapınak için çalıştıkları bilinir. ‘Majestenin tüccarları’ olarak adlandırılan bu kişilerin görevi, Hitit kralına vergi ya da hediye olarak yollanan ve genellikle değerli metallerden, taşlardan ya da boyalı giysilerdeki ve kumaşlardan oluşan malları kontrol etmek ve belki onları Hattuşa’ya ulaştırmaktı.Ülkenin kuzeyinde, boylar halinde yaşayan Kaşkalı bir grup ile Hitit kralı arasında yapılan bir antlaşmada Hitit kralı, “Dost Kaşkalı” tüccarların sadece Hitit sınır beyi tarafından belirlenen yerlerde ticaret yapabileceklerini belirtiyordu. Görüldüğü gibi Hitit kralı ya da onun tayin ettiği kişi ticareti denetlenmekte, bazı durumlarda ise sınırlayabilmekteydi.

IÖ 2. binyılda uzun mesafeli ticaret, tüm Akdeniz ve çevresini kapsıyordu. Bu ticaret ağı içinde, özellikle coğrafi konumlarından dolayı, bazı merkezlerin önem kazanması ve zenginleşmesi doğaldır. Ugarit (Ras Şamra), Ura (Kızkalesi?), Halep (Halap), Alaşiya (Kıbrıs), Alalah (Tel Açana), Troia ve Mikenai bunların başında gelir. Yunanistan’daki Mikenai dışında, sayılan merkezler, en azından bir dönem için Hitit egemenliği altındaydı ve burada yapılan ticaret, Hitit kralının bilgisi dahilinde ve onun izniyle yapılırdı. Hitit kralı bu merkezlerden aldığı vergiler ile ticaretten faydalanmış ve ticareti destekleyerek, koruyarak ya da denetleyerek ortak olmuştu. Bu ortaklığı, Ugarit’ten Hitit kralına gönderilen yıllık verginin dağılımını gösteren bir metin ortaya koyar. Metinden anlaşıldığına göre, Hitit kralına gönderilen toplam 934 şekel gümüş yıllık verginin, 310 şekeli, yaklaşık 1/3’ü tüccarlardan gelmekteydi.

Ugarit, coğrafi konumu ve izlediği siyasetle, tam anlamıyla bir ticaret merkeziydi. Kentin limanından çok sayıda tahıl yüklü geminin kalktığını, bunların büyük bir kısmının Ura üzerinden, Hattuşa’ya gönderildiğini biliyoruz. Ugarit’in ihraç ettiği mallar arasında şarap ve zeytinyağı da bulunuyor, tekstil ürünleri de çevre ülkelerin beğenilen malları arasında yer alıyordu. Ugarit sadece kendi malları ile değil, başka ülkelerin mallarıyla da ticarete katılıyordu. Eski dünyanın her yerinden, karadan ve denizden, Ugarit’e tüccarlar gelmekteydi. Kent o denli zengin olmuştu ki, Hitit kralına antlaşma gereği asker göndermek yerine, muaf olabilmek için, 50 mina, yani yaklaşık 25 kilogram altın gönderildi. Hititlerin Ugarit’i ele geçirmesinden (IÖ 14. yüzyıl) sonra, Hitit-Ugarit ticari ilişkileri de doğal olarak artmıştı. Hititlerin Akdeniz’e açılan kapısı Ura Liman’ıydı ve tüm deniz ticareti de Ura üzerinden yapılırdı. Ticaret sayesinde Uralı tüccarlar da Ugarit’te büyük güç sahibi olmuş, ancak bu durum diplomatik sorunları da beraberinde getirmişti. Uralı tüccarlar, Ugarit’te fazlasıyla gayrimenkul ve arsa satın almış, halka faizle borç vererek onları kendilerine bağlamış ve mağdur etmişlerdi. Bu duruma engel olmak amacıyla, Hitit kralı III. Hattuşili bir ferman çıkarmak zorunda kalmıştı. Bu fermana göre, Uralı tüccarlar sadece yaz aylarında, yani ticaret yapma döneminde, Ugarit’te kalma hakkına sahip olacaklardı. Gayrimenkul satın almaları ya da faizle borç vermeleri ise yasaklanmıştı. Görüldüğü gibi Hitit kralı doğrudan uluslararası ticarete el koyabiliyordu.

Bazı durumlarda kral, ticareti kullanarak, başka bir ülkeyi baskı altında da tutabilirdi. O zaman ticaret, siyasi bir araç haline gelirdi. Böyle bir durum, Hitit kralı IV. Tuthaliya ile Amurru Kralı Şauşgamuva arasında imzalanan antlaşma metninde görülür; “…Asur kralı majesteme nasıl düşman ise, o sana da aynı şekilde düşman olsun. Senin tüccarın, Asur ülkesine gitmesin! Onun tüccarını ise ülkene bırakma, senin ülkenden de geçmesin! Fakat eğer o senin ülkene gelirse, onu yakala ve majesteme gönder…”. Buna ek olarak Hitit Kralı, Ahhiyava gemilerinin de Asur’a gitmesini yasaklar ve Asur ile savaş içinde olduğunu tekrar belirtir. Bu antlaşma, İÖ 2. binyıl ticaretinin, bugün de olduğu gibi, siyasi ilişkilerden etkilenebileceğini gösteren en güzel örnektir. Belgeden anlaşıldığına göre Hitit Devleti, savaş içinde olduğu Asur’a bir ambargo uygulamakta ve böylece Asur Devleti’nin ekonomik gücünü zayıflatmak niyetindedir.

HİTİTLERDE MESLEKLER

Hitit ekonomisinin temelinde toprağa bağlı üretim; tarım ve hayvancılık vardı. Halkın büyük bir kısmı çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşırdı. Çiftçiler, aslında tam anlamıyla bağımsız hareket edememekte ve devlet için bazı angaryaları yerine getirmekteydi. Bir bağımsız çiftçi 4 gün kendisi için, 4 gün kendi tarlasına yakın bir tımar arazisi için çalışırdı. Bu bağımsız çiftçilerin yanı sıra bir de tapınak ve saray arazisinde sürekli çalışan işçiler vardı. Hayvancılık sayesinde et, süt, deri ve yün üretiminin gerçekleşmesi sağlanırdı. Ülkedeki hayvan varlığının çokluğu, bir zenginlik kaynağı sayılırdı. Çiviyazılı metinlerde kralların yaptığı başarılı askeri seferler sonunda elde edilen ganimet içinde, sığır ve koyunların sayısı da bildirilirdi. Hititler ayrıca askeri alanda kullanmak üzere at yetiştirirlerdi.

Tapınaklar, sahip olduğu büyük tarım arazisinin yanı sıra çalıştırdığı, çeşitli becerileri olan işçi ve zanaatkarlar sayesinde önemli bir ekonomik güce ulaşmıştı. Bunun da en iyi göstergesi, Hattuşa’da Büyük Tapınak olarak adlandırılan yapının çevresinde yer alan, ekonomik faaliyetler için ayrılmış mekânlardır. Büyük Tapınağı oluşturan yapı kompleksi, asıl kutsal yapı ve bunu çevreleyen seksenden fazla dar ve uzun odalar halinde depo ve atölye mekânlarından meydana gelir. Bu yapılarda ortaya çıkarılan maden ve başka küçük buluntular ile buradaki yazılı belgelerin içeriği, bu mekânlarda farklı meslek gruplarından kimselerin konumlandığını gösterir. Bu yapıların birinde bulunan tablette, “iş Evi” ya da “Atölye” anlamına gelen EGİSKİN’den bahsedilir. Bu da, tapınakların dini bir merkez olmakla beraber, bir ekonomik faaliyet merkezi olduğunu düşünmemize neden olur. Yazılı belgelerden edinilen bilgiler göz önünde tutulduğunda, kazılar ile gün ışığına çıkarılan kaya kabartmalarının, surların, binaların, çömleklerin, mühürlerin ve küçük buluntuların oldukça yetenekli eller tarafından yapıldığını söyleyebiliriz. Bunu Hitit Dönemi’nde Anadolu’da yazılı kaynaklardan tespit edilen çeşitli meslek grupları ile, daha iyi görmek mümkündür.

Metal işi ile uğraşanlar, metinlerde sıkça bahsedilen zanaatkar grubunu teşkil eder. Bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdendir. Demir ise henüz günlük yaşamda kullanılamayacak kadar değerli sayıldığından daha çok altın, gümüş ve kalay işlenirdi. Envanter ve idari metinlerden edindiğimiz bilgiler sayesinde metallerin nasıl işlendiği hakkında fikir sahibi olabilmekteyiz. Buna göre, metalleri önce erittiklerini, daha sonra bir takım kalıplara döktüklerini, metaller üzerinde soğuk ya da sıvı haldeyken çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Altın, gümüş gibi değerli bazı metalleri işleyenler ve bu metaller üzerine değerli taşlar yerleştirenler, bizim bugün kuyumcu olarak tanımladığımız meslek grubuna girer. Kuyumcular, sarayda statüleri oldukça yüksek zanaatkarlardı. Metal işi ile uğraşanlar ordu için gerekli silah ve miğfer üretimi gibi işleri de yapardı. Bununla birlikte tapınak için bazı tanrı heykelciklerinin yapımı ve kaplanması, mühür yapımı ve kültsel işlevi bulunan bazı kapların yapılması gibi devlet ve tapınak için önemli faaliyetlerde bulunurlardı. Altın ve gümüş işi ile uğraşanlar, idareciler tarafından sıkı kontrol altında tutulurlardı. Bir mahkeme tutanağından öğrendiğimize göre envanter, kraliçenin kendisi tarafından kontrol edilirdi.

Deri işi ile uğraşanların hammaddesi sığır, keçi ve koyun derişidir. Hititlerde deri başta ayakkabı olmak üzere giysi yapımında kullanılırdı. Ayrıca zırh yapımında kullanıldığı düşünülen metal levhacıklar, herhalde deri şeritler ile birbirine ekleniyordu.

Ahşap ile uğraşan zanaatkarlar için kuşkusuz Anadolu’da hammadde bulmak hiç de zor değildi. Hammaddenin fazlalığından olsa gerek ahşap işi ile uğraşanların sayısı da oldukça fazlaydı. “Marangoz” için Hititler, Sümerce bir kelime olan “LÜNAGAR”ı kullanırlardı. Kelimenin Akadcası “NAGGARU” ve Arapçası “Naccar” ya da “Nacar”dır. Türkçe’de de “Nacar” kelimesi “marangoz” için kullanılır.

Mısır ve Hitit yazışmalarında sıkça tekstil ve ahşap işleri için; “Hatti Ülkesi’nin tarzında” ifadesine rastlanılır. Bu da Hititlere özgü bir işleme tarzı olduğuna işaret eder. II. Ramses ve III. Hattuşili arasındaki bir mektupta, bir Mısır gemisinin Hattili marangozların çalışması için, Akdeniz’e kıyısı olan Amurru’ya bırakılacağından bahsedilir. Böylece, Hattili marangozlar çizimler yaparak, Mısır gemisinin modelini alabilecek ve sonra benzerini inşa edebilecektir.

Marangozları, yapı ustaları ile beraber ev yapımında da görmekteyiz. Miğfer ve pek çok silah yapımında önemli rol oynayan metal ve deri işçileri ile marangozlar, Hitit ordusu için oldukça önemli olmalıydı. Askeri metinlerde açıkça belirtilmemiş olsa da pek çok bilim insanı ok imalatçılarının, araba yapımında yer alan deri ustaları ile marangozların askeri seferler sırasında orduya eşlik ettiklerini düşünür.

Taş ile uğraşanlar, çoğunlukla yapı ustaları ve mühürcülerdir. Yapı ustalarını metinlerde genellikle marangozlar ile beraber görürüz. Ev yapımında görev üstlenen Hattili yapı ustalarının, Anadolu dışında da iyi bir şöhrete sahip oldukları düşünülebilir. Başkent Hattuşa’daki asıl malzemesi taş olan sur, şehir kapıları, yer kapıdaki potern ve Yazılıkaya Açık Hava Tapınağındaki kaya kabartmaları ile Alaca höyük’teki orthostatlar üzerinde yer alan kabartmalar, Hattili taş ve yontu ustalarının eserlerindendir.

Dokumacılar, çoğunlukla koyun ve keçi yününü kullanırlardı. Kumaş boyayanlar ve terziler de aynı hammadde ile uğraşırlardı. Metinlerde Hititlerin kumaş üretimi yaptıklarına dair kesin bilgi yoktur, fakat kumaşların işlenmesinden bahsedilir. Halkın kendi evinde dokuma işi ile uğraştığını, kendi giyim eşyalarını hazırladıklarını ve diğer bazı gereksinimlerini kendilerinin yaptığını söyleyebiliriz. Çok sayıda ağırşak ve dokuma tezgâhı ağırlıklarının bulunması bunun bir göstergesidir. Hattuşa’daki büyük tapınağın çevresinde çok miktarda giysi iğnesi bulunmuştur. Bu da başkentteki dokumacıların, çoğunlukla tapınağın etrafındaki atölyelerde konumlandıklarını düşündürür.

Çömlekçiler için en uygun malzeme kildi ve Anadolu’da rahatça bulunabiliyordu. Hitit çömlekçilerinin el maharetlerini görmek için, oldukça yaygın olan boğa biçimli kült kapları gösterilebilir. Bu boğalar Fırtına Tanrısı’nın gece ve gündüzü temsil eden Hurri ve Şerri adlı boğalarıdır. Bunların dışında kalan gerek mutfak kapları ve gerekse adak kapları çarkta yapılırdı.

Gruplar halinde verilen meslekler haricinde, yine çiviyazılı tabletlerde geçen ve halkın yaşam tarzı hakkında fikir sahibi olabildiğimiz daha pek çok meslek adı vardır. Aralarında çırak, usta ve usta başı şeklinde bir hiyerarşinin olduğu bu mesleklerden bazıları; “hasırcı, kamışçı”, “çamaşırcı”, “bira imalatçısı, şarapçı”, “erkek/kadın meyhaneci”, “fırıncı”, “değirmencidir.

Tapınak çevresinde konumlandıklarını ve saray ile tapınak için çalıştıklarını söylediğimiz zanaatkarların, halk arasından müşterileri de olmalıydı. Bununla birlikte Hattuşa şehir suru dışında halkın yer aldığı sivil yaşam alanlarında, köy ya da kasaba gibi yerleşmelerde de ayrıca zanaatkarlar bulunmalıydı.

Bazı siyasal antlaşma metinlerinde sayılan koşullar arasında ülkeden kaçan zanaatkarların karşılıklı olarak teslim edilmesinden bahsedilir. Anadolu’da merkezi bir devlet otoritesinin başında bulunan Hitit krallarının, beyin göçüne engel olmak için tedbir aldıklarını söyleyebiliriz.

Bayramlar

Hitit dininin uygulama alanlarından bir olan “Bayramlar” da değişik etnik kökenlere ait unsurları birleştirmiş ve Hititler tarafından tabletlere ayrıntılı bir şekilde kaydedilmiştir. Bu yönü ile bayram metinlerini, törenlerin nasıl yapılması gerektiğini gösteren birer enstrüksiyon metni olarak da tanımlayabiliriz.

Belli bir takvime bağlı olarak, yılın değişik dönemlerinde düzenli bir şekilde icra edilen ve büyük hazırlıklar sonucu gerçekleştirilen bayramlar, bolluk ve bereket, verimli yağmurlar, bol mahsul, hayvanların çoğalması, kralın gücünün artması, dinsel temizliğin sağlanması için, tanrıları memnun edecek dinsel törenlerdir. Tanrılara yiyecek ve içecek vermek, onlara kurbanlar sunmak, dinin gerektirdiği gündelik işlerdendi. Bayramlar ise, bunun daha yüksek düzeyde, daha kalabalık bir toplulukla ve daha zengin malzemeyle yapılması demektir.

Ancak Hititler’deki bayram anlayışı ile günümüz bayram kavramı birbirine karıştırılmamalıdır. Hepsi belli bir amaç doğrultusunda ve törensel bir hava içerisinde yapılan bayramlarda uygulanan danslar, müzik icrası, bazı oyunlar ile ziyafetler oldukça neşeli görünmektedir. Bununla beraber, bazı bayramlar daha sade kurban ritüellerini içeren seremoniler halindedir.

Hititlerde bir çok bayram/festival vardı. Yapılan araştırmalar sonucu 18 kadar bayram tespit edilmiştir.

Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Purulliyaş adı verilen bahar bayramıdır. Bu sözcük Hatti kökenlidir ve kök olarak “dünyanın” anlamına gelmektedir. Bu bayram çeşitli ayinlerle ve mitosların canlandırılması ve anlatılması ile kutlanırdı.

Hititler’de bir ilginç bayram da Hadauri bayramıdır.

“ Bu bayramın ne detaylı ne de kısmi bir tasviri mevcut olmadığından, diğer bayramlarda sık sık karşılaştığımız, içki, ekmek, türlü hayvanlar ve değişik yemek türlerinin vs. Sunulup sunulmadığını bilmiyoruz. Hadauri bayramının geçtiği tüm metin yerlerinde kurban hayvanı olarak koyunun sunulması, bu bayramı diğerlerinden yıran en büyük özelliktir. [...] bu bayramın bir başka özelliği de, İlkbahar ve Sonbahar olmak üzere yılda iki kez kutlanmış olmasıdır.”

Bu bayram Güneş tanrı, Fırtına tanrısı ve bazı Hatti kökenli tanrıların tapınağında kutlanmaktadır.

Bayram kelimesi tek bir kutlamayı çağrıştırıyor olsa da, Hitit bayramlarının bazılarının kutlanması bir günde tamamlanmaz; içerisinde bir kaç gün süren, çeşitli kentlerde icra edilen ve hatta bir ayı aşan kutlamaların yapıldığı bayramlar vardır.

Hitit bayramlarından AN.TAH.SUM.SAR diye anılan bitki bayramı, ilkbaharda 38 gün sürmekte, sonbahardaki NUN TARRIIASHAS ise 21 gün devam etmektedir.

HİTİTLERDE MÜZİK , DANS VE AKROBASİ

Hititlere ait kil tabletler, mühürler, vazo ve kabartma tasvirlerinin bulunmasıyla Hitit müziği hakkında kısıtlı da olsa bazı bilgiler edinilmiştir. Hititler ile birbirlerini her yönden etkilemiş ve iç içe geçmiş Sümer, Hatti, Asur, Akad, Babil, Hurri ve Mısır gibi uygarlıkların müziği ile ilgili kaynaklar, Hitit müziği araştırmalarına önemli katkıda bulunmaktadır.

Sümerler toplumun üst sınıfına ait kişilerin günlük yaşam sıkıntılarının öldükten sonra müzik sayesinde dirildiğine inanırlardı. Bu yüzden ölen kişilerle birlikte müzik aletlerini de gömerlerdi. Bu sayede Güney ve Kuzey Mezopotamya topraklarını içeren Irak’ta Ur kentinde bulunan kral mezarlarından çeşitli müzik aletleri oldukça iyi korunmuş bir halde ele geçmiştir. Tahtadan yapılan bu çalgıları, o dönemin ustaları büyük bir özen ile altın, gümüş, bakır, lapis taşı, sedef ve diğer tahta olmayan malzemelerle süslemişlerdi. Bulunan yazılı tabletlerin arasında müzik aletlerinin nasıl akord edildiği ve çalındığını açıklayan bazı bilgiler de vardır. Bunlara göre o dönemde kullanılan müzik ölçeklerinden birisi bizlerin bugün de kullandığı do-re-mi ölçüsüdür. Ur’da bulunan yazılı tabletlerin en önemlisi Sümer ve Akadları birleştiren Kral Sargon’un kızı ve aynı zamanda Ay Tanrısı Nanna’nın tapınağında görevli bir rahibe olan Enheduanna’nın, Sümerli Aşk ve Savaş Tanrıçası Inanna’ya yazmış olduğu ilahilerdir. Bunlar Yakındoğu’nun en eski edebiyat örneklerindendir.

Suriye’nin önemli kıyı şehirlerinden biri olan Ras Shamra’da (Ugarit) yapılan kazılarda da müzik ile ilgili neredeyse 3400 yaşlarında olan Hurri çiviyazısı ile yazılmış birçok kil tablet bulunmuştur. Assurolog Prof. A. Draffkorn Kilmer bu tabletlerden birinin bütün halde korunmuş bir kült ilahisini içermesi açısından dünyanın en eski notalı şarkısı olduğunu düşünmektedir.

Hititlerde müzikli törenler çoğunlukla tapınaklar, saraylar ve diğer mekanlarda dinsel, kültürel, politik ve sosyal faaliyetlerin bir parçası olarak yapılırdı, ama Hititlerin yaşamında müzik daha çok tapınaklarda yapılan içkili eğlenceler ve dini merasimlerde yer alırdı. Bu merasimlerde söylenen şarkılar ve çalınan müzik ile Hititler tanrılarıyla iletişim kurarlardı. Tanrıları onurlandırmak amacıyla sunulan ve içilen içkinin tanrısal bir simgesi vardı ve bu yüzden Hitit kültüründe içki içmek tanrı ile özdeşleştirilirdi. Çoğunlukla Hitit kralları vazo ve kabartma tasvirlerinde kendilerine müzisyenler çalgılarıyla eşlik ederken ve de tanrılara içki sunarken gözükürler. Müzikli törenlerde ilahi söyleyenlere ve çalgıcılara dansçılar ve hokkabazlar eşlik eder; şarkılar hem koro halinde hem de solo olarak Hititçe, Luvice, Palaca, Hurrice ve Hattice dillerinde söylenirdi.

Hititlerin bahar aylarında heyecanla bekledikleri ve günümüzde yeni yıl kutlamalarına karşılık gelen Purulli festivalinde çeşitli efsaneler ya anlatılır ya da şarkı olarak müzik eşliğinde söylenirdi. Bunlardan biri olan İlluyanka, festivalin kült hikayesini oluştururdu. Telipinu’nun kayboluşunu konu alan bu hikaye, Geç Hitit Dönemi efsanelerinden daha çok tanrılarla ilgili olanları, onların korudukları toprakları ve kendi halklarına karşı yabancılaşmalarını konu alır. Telipunu, Fırtına Tanrısı’nın oğludur ve kızgınlığını şimşek ve fırtınalarla gösterir. Yakındoğu kültürlerinin etkisiyle Anadolu’ya yayılan ve her toplumda biçim değiştiren bu halk efsaneleri, Hititlerin hayal gücünü kendi coğrafik yapıları içinde besleyerek farklı nitelikte halk hikayeleri üretmelerini sağlamıştır . Efsanelerin anlatımı Geç Hitit Dönemi’ne kadar uzansa da kalan en erken kopyalar, İmparatorluk Dönemine aittir. Bu efsaneler daha sonra yöresel olarak gelişip Anadolu’nun zaman eşiğinden değişik içeriklerle geçip, karşımıza Dede Korkut masalları olarak çıkacaktır. Hitit efsanelerinde kör ve sağır bir canavar olarak bilinen “Ullikummi”, Dede Korkut’un masallarında tek gözlü canavar “Tepegöz” olacaktır.

Geçmişten günümüze müzik aletlerinin nasıl bir evrim geçirmiş olduğunu düşünürsek, çeşitli maddelerden yapılan bu çalgıların, insanlar ve diğer canlılar gibi bir evrime sahip olduklarını görürüz. Onların geçirdiği evrim de farklı dönemlerde farklı müziklerin oluşmasını sağlamıştır. Müziğin yani insan davranışının bir ifadesi olan duygusal ve sanatsal haykırışın ritmi, bu sayede çeşitlilik gösterir. Bu farklı melodilere eşlik eden insan sesi de toplumsal olayların özellikle dinsel, askeri, dramatik, folklorik ve sanatsal olanlarının ifadesini yansıtır. Her ne kadar Hitit dönemine ait müzik notaları bilinmese de, müzik tasvirli kabartmalara ve yazılı metinlere göre Hititler tarafından kullanılan çalgı aletleri telli, üflemeli ve vurmalı olarak üç ana kışıma ayrılabilir.

Telli çalgılar arasında lir, arp ve lavta bulunurken, vurmalı çalgılar arasında davul, zil ve tef, üflemeli olanların içinde de flüt (uzun kamış), boynuz ve çifte obua sayılabilir. Bu dönemin en güzel lir örneklerinden biri bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmekte olan ve bir evlilik sahnesini içeren İnandık Kült vazosun-dadır. İnandık vazosu ismini Ankara’nın 110 kilometre kuzeyinde bulunan bir Hitit yerleşimi olan İnandıktepe’den almıştır. Yazılı metinlerde lirden aynı zamanda Sümerce “GIS İNANNA” (Tanrıça İştar’ın tahtası) olarak da bahsedilir. Çeşitli kabartmalarda görülen lavta ise günümüzde Anadolu’nun geleneksel çalgısı olarak bilinen saza benzemektedir. Bugün Anadolu’nun köy evlerinde hemen hemen her erkeğin elinde bir saz vardır. Orta Anadolu’da Alacahöyük’te bulunmuş olan Hitit İmparatorluk Dönemi’ne ait kabartmaların birinde, bir müzisyen gövdesi gitarı andıran ve püskülü olan bir sazı çalarken betimlenmiştir. Püsküllü ve püskülsüz olarak ayrılabilen sazlar biçim bakımından birbirlerinden farklılık göstermektedirler. İnandık vazosunda görülen günümüzde kullanılan sazın görüntüsüne daha yakındır.

Vurmalı çalgıların en büyüğü olarak bilinen Huhupal (davul) nadiren bazı kabartmalarda görülür. Bazı araştırmacılara göre savaş şarkıları için ideal olan bu çalgı, bira ve şarap ile doldurularak festivallere katılanlar tarafından içki kabı olarak da kullanılırdı. Davulların hayvan derisinin yanı sıra şimşir ağacı veya fildişinden de yapıldığı söylenir. Küçük yuvarlak vurmalı çalgı olarak bilinen tef ise çeşitli kabartmalarda çoğunlukla kadın çalgıcılar tarafından çalınırken tasvir edilmiştir. Bunların yanında törenlerde başka enstrümanlara eşlik etmek üzere sıkça kullanılan diğer bir çalgıda zildir.

Üflemeli çalgılar arasında yer alan flüt ve çifte obuayı, (çifte flüt olarak tanımlanmaktadır) Hitit metinlerinde birbirlerinden ayırt etmek zor da olsa, kabartmalardaki tasvirleri daha belirgindir. Çeşitli boydaki obualar, Geç Hitit Dönemi’nde diğer enstrümanlarla birlikte yine sıkça tasvir edilenler arasındadır. Hem üflemeli bir çalgı hem de içki kabı olarak kullanılan boynuz ise törenlerde ritüellerin başlatılmasını sağlardı .

Hitit devri metinlerinde çeşitli festivallerden, şarkılardan, şarkı sözlerinden ve destanlardan bahsedilse de henüz o dönemin müzik eğitimine ve nota bilgisine dair bir bilgi elde edilememiştir. Çalgı aletlerinin, şu ana kadar çevrilmiş olan yazılı belgelerdeki tanımları ve tasvirleri de uzman kişilere göre farklılık göstermektedir. Öte yandan bir de o dönemin sanatçılarının kabiliyetlerinin ve kullandıkları tekniklerin birbirlerinden ayrım gösterdiğini var sayarsak, Hitit müziği ve çalgıları hakkındaki yorumların, gelecekte gün ışığına çıkacak yeni bilgiler sayesinde, günümüz müzik tarihçilerinin ve gelecekteki arkeomüzikologların katkılarıyla değişime uğramaları kaçınılmazdır.

Hitit ülkesinde bir düğünde, muhteşem bir ziyafet veriliyor… Müzisyenler, bir sunağın iki tarafında oturan tanrı ve tanrıçanın önünde lir çalıyor. Sağ tarafta orta boy bir lir çalan müzisyene, sol tarafta insan boyundan yüksek ve yerde duran bir lir çalan iki erkek müzisyen eşlik ediyor. Her iki lirin de kol uçlarında hayvan başları var! Az sonra sahnede dans eden iki kadın görülüyor…

İnandık tepe’de ortaya çıkarılan kült vazosunun frizi üzerinde yer alan bu ziyafet sahnesi, Hitit döneminde kutsal bir evlilik töreninin ilk sahnelerini betimliyor

Vazonun üzerinde aşağıdan yukarıya doğru dört frize ayrılmış olarak bu evlilik töreninin farklı sahnelerine yer veriliyor. Vazo üzerindeki ikinci frizin ilk ve son sahnelerinde, lir eşliğinde yapılan içki ve kurban sunma törenleri betimleniyor. Üçüncü frizdeki tören alayında çalpara çalan iki kadın ve bir lir çalgıcısı görülüyor. Dördüncü frizdeki kutsal birleşme sahnesine ise çalpara çalan dört kadın, bir lir ve bir saz çalgıcısı eşlik ediyor. Bunların arasında, iki akrobat ve dans eden bir kadın yer alıyor.Sungurlu ilçesi Hüseyin dede tepesinde bulunan iki vazodan birinde ise, tek friz halinde betimlenen dinsel ton mu ana temasını müzik ve dans eşliğinde boğa üzerinde yapılan akrobasi oluşturuyor.

Hitit belgeleri halkın gündelik yaşamı hakkında hemen hiç bilgi içermediği için müziğin, Hitit insanının özel dünyasındaki yerini tam olarak bilmek mümkün değil. Buna karşın, resmi devlet dinine ait çok sayıdaki çiviyazılı metinden, müziğin dinsel uygulama alanındaki kullanılışını detaylı bir şekilde öğrenebiliyoruz.

Hititler’de müzik, gerek enstrümantal gerekse vokal olarak dinsel törenlerin özellikle, çok sayıdaki dinsel bayramın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Bu törenlerde sık tekrarlanan, tanrı heykelleri ya da sunakların önünde katı veya sıvı kurban sunulması (et, ekmek vb. gıdalar veya içki sunumu), kral ve kraliçenin tanrılara içmesi gibi eylemler sırasında çalgılar çalınır, şarkılar ve ilahiler söylenir, daha görkemli ve etkili bir ortam yaratılarak tanrıların hoşnut olması sağlanırdı.

Dinsel törenlerin en güzel betimleri eski Hitit dönemine ait kabartmalı ve boyalı vazolar üzerinde bulunuyor. Bunlardaki müzik sahnelerinde, metinlerde anlatılanlara uygun olarak çalgıcılar, dansçılar ve akrobatlar yer alıyor. Belgeler, Hitit nota sistemi hakkında hiçbir bilgi vermediği için çalınan müzik parçalarının ve şarkıların nasıl seslendirildiği hakkında bir bilgi yok. Yalnızca, kendileri ile aynı kültür alanı içinde olan Mezopotamya’da yaratılan yedili ses sistemini kullanmış olmaları olası. Şarkılar, genellikle profesyonel şarkıcılar bazen de diğer görevliler tarafından solo veya koro halinde ve çoğunlukla çalgı eşliğinde söyleniyordu. Bunlar, Hititçenin yanı sıra Luvice, Palaca, Hattice, Hurrice gibi Hititçiyle çağdaş diğer Anadolu dillerinde de olabiliyordu. Dinsel bayram törenlerinin vazgeçilmez bir parçasını da özellikle tanrılar için içki içme sahnelerinde, çalgı ve şarkılara eşlik eden danslar oluşturuyordu. Bunlar, belirli kurallar içinde bazen tek bazen gruplar halinde ve genellikle profesyonel dansçılar tarafından yapılıyor olsa da başka görevliler, yüksek rahibeler ve hatta kraliçeler de dans edebiliyordu. Bazı danslar kurt, köpek, leopar, gibi hayvanların maskelerini takmış dansçılar tarafından yapılıyor ve ritmik olarak bu hayvanların sesleri taklit ediliyordu.

Bazen de müzik eşliğinde sembolik savaş oyunları ve gösteriler sahneleniyordu. Hititler günümüzdeki adlarıyla arp, lir, saz (bağlama), davul, tef, flüt, obua, boynuz, çalpara ve sistrum kullanıyordu. Lir, bayram törenlerinin en gözde çalgısıydı. Büyük ve küçük tipleri olan lir, hem tek olarak, hem de davul, tef ve çalpara ile orkestra halinde çalınır ve sık sık şarkılara eşlik ederdi.

HİTİT MUTFAĞI

Pompeii’de volkan külleri altından çıkarılan lüks taverna kalıntıları açık seçik yalanlasa da Romalılar “Yemek için değil, yaşamak gayesiyle yiyoruz” derlerdi. Hititler ise diğer birçok kavim gibi sadece karınlarını doyurabilmek için yer içerlerdi ve henüz yüksek bir damak zevkine ulaşabilmiş değillerdi. Metinler ve paleozoolojik kemik kalıntılarından Hititlerin koyun, sığır, keçi ve domuz eti tükettiklerini, bunlardan keçinin daha az tercih edildiğini biliyoruz. Şaşılacaktır ama balık ve kuş çeşitlerine de Hitit mutfağında pek rastlanmaz.

Yemek Türleri

Yemek tarifleri en yaygın şekilde bayram tasvirleri olarak bilinen tören metinlerinde yer alır; genelde yemekler tanrılara çiğ olarak sunulduğundan, nasıl hazırlandığı, pişirildiği ve içine ne gibi baharatların katıldığı konusunda bilgi yoktur.

Hitit mutfağında hamur işi yemekler büyük yer tutuyordu. Hititçedeki “ekmeği yiyin, suyu için!” deyimi ile kral II. Tuthaliya’nın askerlerine verdiği “tayınlarınızı yeyin, görevinizi yapın!” emri, aslında bize tıpkı günümüzün Anadolu insanları gibi aşırı lükse kaçmayan, ekmek ve suyla beslenmesine karşın dayanıklı, mütevazi bir insan tipi yansıtır. Gerçekten de Hititçe metinlerde ekmek, makarna, pasta ve hamurdan yapılmış diğer pasta, tatlı ve yağlı bohçaların sayısı en az 180 adettir ki bu kadar ekmek ve pasta, İtalyan mutfağında bile yoktur. Bu rakam fazla gözükse de Mezopotamya’da bunun iki misli ekmek bulunduğunu anımsatmakta yarar vardır. Bunların hepsini modern dillere çevirmeye olanak yoktur. Metinlerde yufka somun, çörek, balık, ay çöreği, kulak, diş, üzüm salkımı, koyun, insan, kayık, tekerlek, ısırmalık şekillerde ekmek çeşitlerine rastlanır. Ayrıca sıcak, hasat ekmeği, tatlı (pasta), ballı, yağlı, acı, ıslak ekmek, buğday, çavdar ve arpa ekmeği, bezelyeli, biralı ekmek, masa ekmeği, mayalı (ekşi), mayasız ekmek, narlı, susamlı, hıyarlı ekmek, bayat ve taze ekmek, beyaz ekmek, tayın, kurban ekmeği, ekmek pudingi gibi malzeme, tad ve özelliklerine göre isimlendirilmiş çeşitler vardır.

Çorba ve ona benzeyen yemek çeşitleri de fazladır; bulamaçlar, ıslatılmış veya mayalanmış buğday ve arpa taneleri, bulgur, irmik ve bunlardan yapılan çorbalar, soğan ve sebze çorbaları, bezelye, nohut, bakla ve mercimek çorbaları, fasulye yemekleri, türlü çeşitleri pişirilir. Türlülerden lapa, sebze, bezelye ve meyveli un, ballı un, meyve suyu ve “tatlı peynir” den yapılmış olanlar vardır. Bir metinden öğrendiğimize göre türlüler ve diğer yemekler, bazlamaya veya yufkaya benzeyen ekmekler üzerine dökülmekte ve Habeşistan mutfağında olduğu gibi bandırılarak yenmektedir.

Et ve Etli Yemekler

Et ve kaval kemiği haşlamasından et suyu yapılıyor ve buna “sulu et yemeği” deniliyordu. Et, balık ve kuşlar en başta kızartılarak yeniyordu. Izgarası yapılan etler üzerine tıpkı Silifke civarındaki Yörükler gibi zeytinyağıyla karıştırılmış petek balı dökülür ve böylece yemeğin besleyici gücü arttırılırdı. Ciğer ve yürek tuzlanır, üzerine un serpilir ve ızgarası yapılırdı.

Kızartılmış etler ekmeğin içine konularak sandviç yapılır; bazen soğan da eklenirdi. Keçi kulağı kesilip ateşte kızartılıyor ve sandviç yapılıyordu. Başka bir metinde hayvanın döş, kasık, kaburga ve ikiye parçalanmış kellesi ile ayakları kazanda haşlanıyordu ki, bu da bizim paça yemeğine çok benzer. Metinlerde şiş kebap çeşitleri de göze çarpar.

Ekmekler ayrı bir şişe, kızartılmış yağ parçaları da ayrı bir şişe dizilir; eriyen yağlar ekmeklere sürülür ve böylece donyağlı ekmek yapılırdı.

Şarap herhalde eti terbiye edip yumuşatmada kullanılıyor ve bir nevi “şarap yemeği” yapılıyordu. Yağla karıştırılan şarap herhalde yine sirke veya bir anlamda sos yerine salatalarda kullanılıyor olmaydı. Parçalanmış ekmek üzerine un serpiştiriliyor ve bunun üstüne kızarmış koyun ciğeri konuyordu. Metinlerde bulabildiğimiz en ayrıntılı ve bugün dahi taklit edilmesi salık verilen yemek tariflerinden biri şöyledir; kurban edilen koyunun uzuvları parçalandıktan sonra ciğer ve yüreği açık ateşte kızartılır. Koyunun uyluk olması muhtemel kısmı bütün olarak bırakılır; sivri bir nesne veya bıçakla delikler açılır ve bu delikler nar taneleri ve doğranmış kuşbaşı yağ parçalarıyla doldurulur ve tanrının huzuruna getirilir. Metin özenle hazırlanmış bu etin nasıl pişirildiğini vermiyor ama aşçılıktan anlayan herkes bunun bir tencere veya güveç içinde fırına veya Konya usulü kuyuya verildiğinden kuşku duymaz. Biz deneyimlerimizden çok olumlu sonuçlar aldık! Nar, Orta Anadolu iklimine yabancı olduğundan, bu enfes narlı koyun budu yemeğinin Hurri veya bir zamanlar Kizzuvvatna denen Adana kökenli olması gerekir. Etin yanı sıra hayvan sütünden ve süt ürünleri peynir, tereyağı, iç yağı ve lordan da büyük çapta yararlanılıyordu. Balın Hitit mutfağında özel bir yeri vardı. Anadolu tıpkı şarapçılıkta olduğu gibi arıcılıkta da Mezopotamya’ya önderlik etmişti. Hitit kanunlarında, bal ve arı kovanı çalan hırsızların cezalandırılması yer alırdı. Tarla ve bahçe bitkileri ile meyvelerden buğday, arpa, fasulye, bezelye, mercimek, burçak, soğan, pırasa, sarımsak, kimyon, susam, üzüm, hurma, elma, alıç, kayısı, antep fıstığı, muşmula, nar, zeytin, salatalık ve isimlerini henüz tercüme edemediğimiz birçok bitki bilinmektedir. Meyvelerin birçoğu kurutularak saklanıyor ve kışın tüketiliyordu. Bir metinde kuru incir ve yine kurutulmuş ve “öğütülmüş” üzümden bahsedilir. Burada üzüm ağdası veya pestili söz konusu olmalıdır. Susam, ceviz, badem, keten, fındık, fıstık ve zeytinden yemeklerde ve çeşitli endüstriyel yağ türleri elde ediliyordu. Zeytinin Orta Anadolu’ya tamamen yabancı olması nedeniyle nar gibi, zeytin ve zeytinyağlı yemekler Hitit mutfağını değil, Kizzuvvatna, yani Çukurova mutfağını akla getirmelidir.

Bira ve şarap hem günlük hayatta, hem de kurban malzemesi olarak çok önemli bir yer tutuyordu. Bira keyif veren bir içki değil, Eski Mısır’da ve Yeniçağ Almanyası’nda olduğu gibi önemli bir beslenme maddesiydi. Bira ve şarap üretiminin nasıl yapıldığını anlatan metinler yoktur ve arkeolojik malzeme de eksiktir. Şarap anlamına gelen, Yunanca oinos ve oradan vinus, wine olarak tüm batı dillerine giren vviyanna, Anadolu kökenlidir. Şarabın yanında meyveler de sıkılarak (unh-) içiliyordu.

Umuma açık lokanta, meyhane veya eğlence yerlerinin varlığı henüz kesin değildir. Meyhane olarak yorumlanmak istenen “arzana evi”nin işlevi de halen kesin olarak bilinmiyor.

Hititlerde Doğa İle İlgili İnançlar

Hititler’de doğa ile ilgili kültler olduğu da yapılan araştırmalarda görülmüştür.

Hitit panteonunda varolan pınar/kaynak tanrı/tanrıçaları, Hititler’in su kaynaklarını, pınarları kutsal olarak kabul ettiklerini göstermektedir. Eflatun pınar’daki anıt da bu görüşü doğrulamaktadır.

Hititler dağları da kutsal kabul etmiş ve dağ tanrılarına inanmışlardır. Ayrıca her dağa ait törenler vardı.

Dağ tanrıları genel olarak uzun etekli , sivri külahlı olarak tasvir edilmişlerdir. Elbisesinin üzerinde dağ sembolleri de olduğu görülmektedir. Ayrıca bazı gösterimlerde boynuzu da vardır.

Anadolu’da Hitit ülkesindeki dağları düşündüğümüzde dağ tapımının olması normal gözükmektedir. Ancak Alkım Yesemek üzerine yaptığı çalışmada dağ tanrılarının kökenini dışarıya bağlamakta ve ilginç sonuçlar çıkarmaktadır :

1. Dağ tanrısı Hitit dinine ve sanatına yabancıdır, dışarıdan gelmiştir.

2. Bugünkü bilgilerimize göre dağ tanrısının en eski tasvirlerini Suriye’de Mari’de (MÖ XVIII yy), Suriye stili mühürlerde (MÖ XV-XIII. yy), Kuzey Mezopotamya’da (MÖ XV.yy) ve Kassit sanatında görmekteyiz.

3. Dağ tanrısının ve motifinin Mitannihur bölgesinden çıkmış olduğu anlaşılmakta ve bu fikir genellikle kabul edilmektedir.

4. Dağ tanrısının taş plastik sanatındaki ilk tasvirleri tamamıyla cephedendir, sakallıdırlar, ayakları, tanrının yerden çıkıp yükseldiğini belirtmek amacıyla, resmedilmez.[...]

5. 11. Anadolu Hitit sanatında dağ tanrısı tasvirlerine bugünkü bilgimize göre MÖ XIII. yüzyıldan itibaren rastlıyoruz. Hitit çivi yazısı metinlerinde de dağ tanrılarının nitelikleriyle ilgili çeşitli kayıtlara rastlanır. Gerek Eski Hitit Devleti ile İmparatorluk Çağı arasındaki devrede ve gerek İmparatorluk devrinde Hur etkisinin Anadolu’da sezildiği sırada diğer hur tanrılarıyla birlikte dağ tanrılarının da Hitit panteonunda yer almış olması mümkündür. “

Hititlerde Fal ve Kehanet

HİTİTLERDE FAL

Dünyada falcılığı kullanmayan ne bir toplum,ne de bir kral vardır diyen Cicero çok doğru söylüyordu. Ona göre falcılığın temelinde insanların, tanrıların kendi aralarında insanlarla ilgili olarak aldıkları olumsuz kararları önceden öğrenme ve bunlara karşı gerekli önlemleri alma tutkusu yatardı.

İki türlü falcılık vardır. Birincisine kehanet de denir ve tanrıların kendiliklerinden, gönüllü olarak verdikleri karmaşık işaretlerin yorumuyla uğraşır ki, Hattuşa’ya tümüyle Babil’den getirilmiştir. Bu falcılık türünde eksik doğumlar, yer ve gökyüzündeki astrolojik gözlemler, hayvanların iç organları, ay tutulması, şekil değiştirmesi, güneş tutulması veya yıldızların aldıkları biçimler, yer değiştirmeleri, insan ve hayvanlarda doğum sırasındaki anormallikler, yaratıkların doğdukları ay ve güneşe bakarak gelecekten haber verme, tıbbi olaylar, fizyonomik olaylar, rüyalar, takvime dayalı fal işaretleri, hayvanların uzuvlarını hareket ettirme biçimleri, kurbanların iç organları, ciğer, mide, bağırsak ve ödlerinin durumu, ciğer modelleri gözlenir ve bunlardan gelecekle ilgili kanonik fal sonuçları çıkarılır.

“Eğer bir kadın ikiz erkek çocuğu doğurursa, o kadın fena halde hastalanacak ve ölecektir. Babası zengin ise, fakirleşecek, fakir ise, zenginleşecek ve çocuklar iyi büyüyeceklerdir. Eğer bir kadın ikiz kız çocuğu doğurursa, o kadın ölecektir. Evin sahibi mahvolacak (?), evi boşalacaktır.”

Hitit falcılığının asıl Anadolu’ya özgün olanı yapmacık yöntemlerle bakılan faldır. Hitit fal metinleri tarih, din, saray entrikaları ve Hitit günlük yaşamıyla ilgili bilgilerle doludur; keza ilahi öfkeyle ortaya çıkan olumsuzlukların nedenlerinin bulunabilmesi için söz konusu günah ve cürümler falcıların huzurunda bir bir sayılmış, tıpkı mahkeme duruşmalarındaki gibi sayısız tanıklar dinlenmiş, ilahi cezadan aşın derece korkulduğu için hiç yalan söylenmemiş ve böylece kirli çamaşırlar birer birer serilmiştir. İşin en iyi tarafı, bu soruşturma, soru ve yanıtların zabıtlara geçirilmiş olmasıdır. Aksi taktirde faili meçhul cinayetleri, ata mezarlarının yağmalanması, koyun hırsızlarının yakalanması, kraliçelerin çevirdikleri akıl almaz dolaplar, seksüel suçlar, bu arada Arzawalı erkeklerle cinsel ilişkide bulunup yıkanmadan tapınaklara giren fahişeler, tapınakta fuhuş işlenmesi, tasarımlanan askeri seferler, uygulanacak stratejiler ve izlenecek yollar, kralın ordusu ile birlikte kışı geçirmek istediği korunaklı yerlerin tespiti, insanların aldatılması, tanrı heykellerinin tahrip edilmesi, türlü dedikodular, lanetlemeler, hakaretler, suçlamalar, rüyalar, inşaat faaliyetleri, cesetlere dokunup kirlenen kimseler, domuz ve köpeğin pis hayvanlar oldukları, tapınak vakfına ait ağaçların kesilmesi ve tarlalarının ekilip biçilmesi, bir rahibin gittiği meyhaneden içki çubuğu çalması, kurban, bayram ve adakların ihmal edilmesi gibi olayları ve daha nice detaylı bilgileri, fal metinleri olmasa başka yerden öğrenemezdik.

Hititler talih, et, kuş ve yılan balığı falı olmak üzere dört çeşit fal kullanıyorlardı. Yerli Anadolu kökenli olduğu anlaşılan talih falının teknik özellikleri henüz bilinmemekle birlikte, zar, bakla taneleri veya mikado çubukları atmaya benziyor olmalıydı. Atılan sembollerden her biri iyilik, selamet, kötülük, yok olma, hayat, yaşam gücü, günah, hastalık, barış, gelişme, koruma, dua, hayırlı şey, uğursuz şeyler, olumluluk, olumsuzluk, öfke, ruh, düşünce, veba salgını, savaş, yıl, uzun yıllar, çözülme, görme gücü gibi soyut kavramlarla, taht, sandalye, silah, yol, kale, ülke, askerler, ateş, kan, ekmek, içki, vücut sıvısı gibi somut kavramlar ve düşman, kral, gözcü ve belirli kentlerin halkları ve nihayet çok sayıda tanrı, özellikle koruyucu tanrıları temsil ediyordu. “Oyun taşlan” iyi ve kötü olarak iki genel kategoriye ayrılmakta, iyilerin çoğunlukta olduğu durumlardan olumlu sonuç (evet), kötülerin çoğunlukta olduklarından da olumsuz sonuç (hayır) çıkarılmaktaydı.

“Kral ve kraliçe kışı Ankuvva kentinde geçirmek istiyorlar. (Ey tanrılar eğer) Ankuvva’yı uygun buluyorsanız ve kral ve kraliçenin başı için herşey kesinlikle iyi olacaksa, talih falının sonucu “evet” olsun!”

Kuş falı da kesinlikle Anadolu kökenlidir ve buradan Etrüskler aracılığıyla İtalya’ya kadar yayılmıştır. Fallarına bakılan kuşların sayısı kırktan fazladır; kuşlar dağ bayır, ırmak vadileri, göller ve diğer tabii habitatlarında büyük bir titizlikle gözetlenmişlerdir. Fal rahipleri, Kızılırmak ve Yeşilırmak Vadisi ile Bafra, Ceyhan, Seyhan ve Göksu deltalarına kadar gitmişler; elde ettikleri fal sonuçlarını vakit kaybetmeden mektuplar veya özel ulaklarla büyük krala bildirmişlerdir. Tıpkı günümüz ornitologları gibi kuş sürülerini yakalayabilmek için bazen günler, haftalar ve aylarca sabırla beklemek zorunda kalmışlardı. Keza Hititli kahinler, doğuda kuş gözetleme yerine kafeslerde tavuk taşıyan sonraki Romalı meslektaşları kadar tembelleşmemişler ve mesleklerinin hilesini keşfedememişti. Tabii ki Anadolu’dan geçen göçmen kuşlar da gözetlenmiştir. Kuşların uçuş şekillerine, kanat çırpmalarına, ağaçlara veya yere konma şekillerine, kalkış ve inişlerine, uçtukları yönlere, pike yapmalarına, birbirleriyle dövüşmelerine, ötmelerine, kuluçkaya yatmalarına, dışkı çıkarmalarına, gaga ve ayaklarını tutuş şekillerine özel anlamlar verilmiştir.

“Majesteleri, tanrıların ayinlerini sefer dönüşü kutlayacaktır. Kral ve kraliçe Hattuşa’da kışlayacaklar ve kral ve kraliçe, Halep kenti Fırtına Tanrısı’nın şimşek bayramını orada Hattuşa’da kutlayacaklardır. Ey tanrılar bunu uygun buluyorsanız, fal kuşları bunu tespit etsinler. Kartal kanatlanıp uçtu; gagasını ileriye doğru tutuyor, gagasını ters(?) çevirmiş. Aliliya kuşu “iyi” parselden çıktı ve öteye doğru gitti. Arsintati kuşu uçarak (?) yolun ötesine (geçti). Aramnanza kuşu öte tarafa doğru geçti. Tilki koşarak(?) öteye doğru, yolun öte tarafına geçti gitti. (Kuş falcıları) Piyatarhu ve GE6.SES şöyle (yorumlarlar): (Evet kuşlar) olumlu işaret verdiler!”

“Et” veya “deri” falı kehanetin aksine, sadece bu amaçla kesilen hayvanların iç organlarına bakılarak yapılırdı. Terminolojinin çoğu Babil kökenlidir ve Hurriler aracılığıyla Anadolu’ya gelmiştir.

“Majesteleri bu sene kışı Hattuşa’da geçirecektir. Eğer majesteleri yukarıda Hattuşa’da (ikamet ettikleri sürece), majestelerinin elinden çıkabilecek bir günahtan korkmamızı gerektiren bir şey yoksa, et falı iyi olsun.”

Sonuncu fal türünde su yılanları çok sayıda parsellere bölünmüş ve çeşitli adlar verilmiş bir havuzun içine atılıyor ve yılanları veya yılan balıklarının bu bölümler arasındaki gelip gitmelerinden fal sonuçları çıkarılıyordu.

“Kummaha kentinden hep kötü fal işaretleri ulaşmaktadır: (Acaba) bunlar hangi kötülüğe işaret etmektedir? … Şimdi … yılan balıkları … bunu tespit etsin! Yılan gitti (ve) “ciddi” olan bölümde saklandı … (Sonuç) olumlu.”

En çok uygulanan, olumlu ya da olumsuz soru sorulmasıdır . Bu konuda örnek bir fal metninden bir bölüm :” Majestenin hastalandığı konusuna gelince: [........ve] Aruşna kenti [tanr]ısı majestenin hastalığı konusunda

hiç bir şekilde sorulmamıştır. Ey tanrı bunun için kızdıysan, birinici et işaretleri olumlu, sonuncuları ise olumsuz olsun. Birinci et işaretleri olumludur

[...]

Aruşna kenti tanrısının (majestenin) hastalığı yüzünden öfke içinde saptanmış olmasına gelince: Ey tanrı, herhangi bir şekilde tapınağın içinde mi

Öfkelendin. (Eğer öyleyse) et işaretleri olumsuz olsun. Solda suti olumsuz.

Ey tanrı eğer (sadece) tapınağında öfkelendiysen , fakat majesteye [karşı hiç bir şekilde kızmadıysan, et işaretleri olumlu olsun.”

Metin böylece uzayıp gitmektedir. Buradan da gördüğümüz şekil , Hititlerde falda sık kullanılmaktaydı.

Hititlerde fal metinleri bir çok konu hakkında da bilgi edinmemizi sağlamıştır.

Hititler’in doğal gözlemleriyle ilgili bir çok noktalar bu metinlerde saklıdır. Doğaya dönük gözlemlerin pek çoğu, olumlu ya da olumsuz vasıflar olarak analoji büyülerinde kullanılmışlardır; yani falan falan nasıl iyi veya kötüyse , falan falan da aynı şekilde iyi veya kötü olsun. [...] Pratik düşünceli Hititler her şeyin minyatür modelini de yapmışlardır. Önemli ayinlerin yürütülmesi gereken kutsal bir dağ düşman işgali altında bulunduğunda, o dağın sembolik bir modeli yapılmış ve ayinler sembolik olarak bu modelin üzerinde yapılmıştır. “

Bir yöntem de rüyalar vasıtasıyla tanrıların isteklerini öğrenmektir. Temiz olarak istiareye yatmak Hititlerde çok sık yerine getirilen bir pratiktir. Günümüzdeki istiareye yatmaya çok benzeyen bu uygulamada temizliğin çok önemi vardı.

Gelecekten haber almak için en önemli yöntemlerden biri de yıldızların hareketlerini izlemektir. Bu pratik Hattilerden beri vardır. Bu yöntem bazı doğa olaylarını hatta toplumsal olayları önceden tespit etmek amacıyla kullanılmıştır. Burada Mezopotamya etkisinden de söz edilebilir. Bu gözlemleri yapmak için kullanılan en ilginç alet Güneş Kurslarıdır:”Güneş Kursunun yapılmasının amacı Güneş, Dünya, Venüs ve Mars’ın birbirlerine göre durumlarını zamana bağlı saptamaktır. [...] Buluşları zorunluluklar yaratır. Alacahöyük yöresinde, gökyüzü yılın büyük bir bölümünde yıldızların gözlenmesini olanaksız kılacak biçimde kapalıdır. [...] yıldızların birbiri ile ilişkilerini gözlemle saptamak ancak yılın beşte birinde olasılık içinde olduğundan yılın geriye kalan beşte dördünde bu ilişkileri saptayacak bir alete ihtiyaç vardı. İşte bu alet Güneş Kursu olarak ortaya çıktı. [...] Güneş Kursunun icadı herhangi bir olağanüstü kozmik bilgiye değil, zorunluluk altındaki astrologların aldıkları sonuçları ve uygulamaları karşılaştırarak elde ettikleri tecrübelere dayanmaktadır. [...] Bu ‘Evren ölçeği’ yıllar sonra astrologların yeni yöntemleri geliştirmesi sonucu ödevini yitirince dinsel törenlerde Evren’in simgesi olarak kullanılmaya başlandı. [...] Uzun sopaların üzerine takılarak törenlerde kullanılan bu Güneş Kursları belki de Orta Doğu uygarlıklarında hükümdarlık simgesi olan ‘alem’lerin büyükbabaları oldu. Belki tesadüf ama ‘alem’ Arapça ‘evren’ demektir. “

Ayrıca Ay’ın şekilleri de kehanet anlamı taşımaktadır.

1. Ayın rengi sarı, sol ucu sivri, sağ ucu küt gözüküyorsa, 2 ilkbahar güzel olacak

2. Eğer ayın sağ ucu göğe dönük ise ülkede bol ürün olacak.

3. Eğer ayın sağ ucu yere doğru ise bütün ülkenin hasadı kuruyacak.

4. Eğer ayın sol ucu göğe dönükse ülkede düzelme olacak.

5. Eğer ayın sol ucu yere dönükse ülkede ölümcül salgın hastalık olacak.

6. Eğer ayın uçları güneye dönük ve uzamış görünürse, Akad ve Elam kralı ölecek.

7. Eğer ayın uçları kuzeye dönükse Akad kralı düşmanı yok edecek.

8. Eğer ayın uçları batıya doğru uzanmışsa yangın olacak “

Hititler’de Büyü

Hititler de dönemin diğer uygarlıkları gibi büyüye meraklı bir topluluktu.

Çeşitli konularda büyülerin yapıldığı tespit edilmiştir. Cinsel büyüler, aile içi büyüler hatta kara büyü Hititler tarafından yapılmıştır. Ayrıca kuraklık önlemek, hastalıkları yok etmek, şans getirmek vs. için de büyüler yapılmıştır. Büyüye çoğu zaman kurban töreni de eşlik etmektedir.

İyi amaca yönelik , tapınak rahibeleri tarafından yapılan büyüler de Hitit kültüründe yer almıştır. Bu tür büyücülere “yaşlı kadın” denilirmiş . (günümüzdeki cadı ya da yaşlı büyücü kavramına ne kadar tanıdık)

Kara büyü ise sonu ölüme kadar gidecek cezaları içermekteydi. Bir Hitit yasa metninde şöyle denmektedir :

”Eğer özgür bir adam bir yılan öldürürse ve başka bir <adamın> adını söylerse bir mina gümüş versin; ve eğer bir erkek köle <ise>, işte tam o ölsün”

Bu metinden Hititler’de, birinin adını söyleyerek yılan öldürme şeklinde bir tür kara büyü yapıldığını öğreniyoruz. Burada kişinin modeli yerine yılan alınmaktadır. Dikkat çekici bir husus da özgür insanın öldürülmeyip sadece köleye ölüm cezası verilmesidir. Başta ölüm cezasının herkes için olduğu ancak sonradan sadece köleler için uygulandığı düşünülebilir.

Telipinu Fermanında da bu konu geçmektedir :

” Eşyayı her zaman temiz tutun. Kim aile arasıda büyücülük bilirse, siz onu aile içinde yakalayın! Onu saray kapısına1 getirin! Kim onu getirmezse, gelecek, O insana kötü şeyler olacak.”

Büyü yapmak kadar büyüyü çözmek de yaygındı. Bir metinde şöyle demektedir :

” Büyülenmiş olan bu adamı şimdi ben büyüden çıkardım. Onu toprağa geçirdim ve onu bağladım. Büyü ve fena rüya bağlanmıştır, onlar artık yeryüzüne çıkamazlar, siyah toprak altı onları çekiyor.”

Cinsel güçsüzlükten hastalıkların tedavisine kadar bir çok olayda büyünün sıkça kullanıldığı görülmektedir.

Aslında Hititlerde bir çok eylemin içinde büyü vardı.

Yeni bir yere ev yapılırken ya da tapınak inşaa edilirken temellerin altına bazı sunular konulmaktaydı. Buna göre idolü konan tanrı orayı koruyacak ya da konan madenin özelliklerini alacaktı. Örneğin temele bakır konarken şöyle denmeliydi :

” Bak! Bakır dayanıklı ve ölümsüz olduğu gibi bu tapınak da öyle dayanıklı olsun ve orada kara topraklar üzerinde ölümsüz olsun.”

Zaten tapınağı yapan da tanrılardır :

”Onu (tapınağı) erkek tanrılar marangoz gibi inşa ettiler. Fakat temel taşlarını tanrı Telipinu alta koydu; orada onların üzerlerine duvarları bilgeliğin kralı Tanrı Ea inşa etti. Fakat ağaç(lar) ve Taş(lar) bütün dağlardan getirildi ve toprağı tanrıçalar getirdi. “

Hitit’lerde Tıp

Hititler savaşçı ve asker bir toplum olarak biliniyor. Bundan dolayı birçok cerrahi uygulamanın yapılmış olması beklenirken eldeki bulgular büyü ve dinsel ağırlıklı tedavilerle, bitkisel tedavilerin daha çok yapıldığını gösteriyor. Hititlerde tanrılar, toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, hastalık konusuyla da yakından ilgiliydi. Hastalıkların genelde tanrısal cezalandırılmayla ortaya çıktığına inanıldığından, bundan kurtulmanın tek çaresi, tanrılara gerekli özeni göstermek ve belirli törenlerle gerekli kurbanları sunmaktı. Hitit döneminde, Mezopotamya ve Mısır’da tıp çok ileriydi. Hititler de tıp bilgilerini Mezopotamyalılar ve Anadolu’nun yerli halklarından aldı. Eldeki tabletlerden doktorlara ilişkin ayrıntılı bilgilere de ulaşılmıştır. Tahminlere göre doktorluk, büyücülük ve kâtiplik iç içeydi. Ayrıca doktorların arasında bir hiyerarşi de vardı. Tabletlerden yalnızca erkek doktorların değil kadın doktorların da olduğu anlaşıldı. Bununla birlikte kadın doktorların tıbbî girişimlerden çok büyü işlemleri uyguladığı sanılıyor. Ayrıca Hitit yasalarında doktor ücretleriyle ilgili bilgiler de var. Örneğin, yaralanmış hastayı tedavi eden doktora 6 “şekel” gümüş verileceği tabletlerde yazılı. Bulunan tıbbî kil tabletlerde kırka yakın hastalığın adı da geçiyor. Bunlar, belirtilerine göre adlandırılarak göz kanaması, göz bulutu (katarakt), gözde kızarıklık ve gözlerin yaşarması biçiminde ayrılmış.Anadolu’nun günümüzdeki bitki çeşitliliği eskiden de vardı. Hititler de bu zengin bitki topluluğundan tedavi amaçlı yararlandılar. En çok kullandıkları bitkilerden bazıları adamotu, banotu, haşhaş, mazı, mersin, meyan kökü, safran ve zeytindi. İlaç yapımı için kullanılacak hammadde miktarı biraz, çok ya da yarım gibi ölçülerle anlatılır, alınacağı zaman da gece ya da gündüz biçiminde belirtilirdi. Bitkilerin kullanılışı, kimyasal yapılarından çok, yapılarında var olduğuna inanılan sihirsel güçten kaynaklanıyordu. Kullandıkları ilaç reçetelerinin bir bölümünün Mezopotamya tıbbından alınmış olduğu tahmin ediliyor. Maden ve hayvan kökenli ilaçlarsa Hititlerde çok az kullanılmış. Reçete metinlerini içeren tabletlerde, eğer biliniyorsa hastalığın adı ya da belirtileri, daha sonra da bitki, bitki tohumları, tomurcuk, çiçek ve bitkisel yağların karışımıyla hazırlanmış ilaçlar yer alıyor. Tablet reçetelerinin sonları genellikle “…böylece hasta iyi olacaktır” anlatımıyla sonlanıyor. Bazı tabletler-deyse “eğer iyi olmazsa..”, diye başlıyor ve iyileşmeyen hastalık için yeni bir formül verilerek devam ediyor. Büyüyle tedaviyse erkek kâhinler ve büyücü kadınlar tarafından yapılıyordu. Mezopotamya’da kullanılan karaciğer falı, Hitit döneminde Anadolu’da da kullanılıyordu. Hattuşaş’ta öğretim amacıyla kullanıldığı sanılan, üzeri yazılı kilden yapılmış karaciğer modelleri bulundu. Ayrıca hastalığın dinsel kirlilikten kaynaklandığına ya da tanrılar tarafından gönderildiğine inanıyorlardı. Bu nedenle de hastalığa yol açan ilahi öfkeyi ortadan kaldırmak için kehanetlere başvuruyorlardı. Hititlerin kendi dönemlerindeki tıbbi gelişmelere ayak uydurabilmek amacıyla tıp alanında kendilerinden ileri düzeydeki bölgelerden doktor ve ilaç getirtmiş olduğu da biliniyor. Ancak yine de eldeki bulgular Hitit tıbbının ne kadar geliştiğine ilişkin ayrıntılı bilgi içermiyor.

Hititler’de Ölüler Kültü

İnsanların fiziksel beden ve ruhtan oluştuğu düşüncesi büyük olasılıkla Hititler’de de vardı ve ruhun ölümden sonra da varolduğu ve yeraltına gittiği düşünülmekteydi. Hatta burada ölüye annesinin yol gösterdiği de düşünülmekteydi. Muwatalli’den sonraki tabletlerde de ölüm gününün “anne günü” diye anılması bu ilişkiyi göstermektedir.

Ruhlar insanlara ancak rüyalar vasıtası ile gözükmekteydi. Bunu dışında da ruhların ziyareti olasıydı. Özellikle kendilerine kurban sunulmayan ya da haksızlık sonucu öldüğü düşünülen kişilerin ruhları yaşayanları sık sık rahatsız etmekteydi.

Tabletlerden ölülere kurban sunulduğu da anlaşılmaktadır. Ancak tabletler genelde krallardan söz ettiği için bunun doğal olduğu düşünülebilir, çünkü kral öldükten sonra tanrı oluyordu ve tanrıya kurban sunmak gerekliydi. Bunun yanında halktan kişilerin de ölüye kurban sundukları bilinmektedir. Bu ölüleri yatıştırmak için olduğu gibi , Hitit inançlarına göre günahlar babadan oğula/kıza geçtiği için (aynı inanç Yunan mitolojisinde de vardır), günahlardan kurtulma amacıyla da olabiliyordu.

Hititlerde ölü gömme adetleri zaman içinde farklılaşmıştır. Eski İmparatorluk çağında ölüler olduğu gibi gömülürken daha sonraları yakılma ve küplere ya da taş sandık mezarlara gömme adeti uygulanmıştır.

En önemli cenaze kral ya da kraliçenin ölümü dolayısıyla yapılmaktadır.“Gerçekten de Boğazköy vesikaları arasında “Eğer Hattuşaş’ta büyük bir hadise olursa,yani kral ve kraliçe tanrı olursa” etiketini taşıyan ölü metinleri ele geçmiştir. Bu metinlere göre kral veya kraliçe tanrı olunca, büyükler onun için ağlamaya başlardı. Hemen bir sığır kurban edilir ve ruhu için de şarapla içki kurbanı takdim edilirdi. Aynı günü akşamında yine bir keçi kesilir ve mevta bir arabaya konularak hususi surette kurulan bir çadıra götürülürdü. Burada tekrar kanlı kurban ve içki kurbanı yapılırdı. Bundan sonra tablet kırılmıştır. Fakat başka bir metinde ertesi günü ihtiyar kadınlar kızgın bir ateşi şarapla söndürdüklerine göre, ölü geceleyin yakılmaktadır. İhtiyar kadınlar ateşten kemik bakiyelerini toplayarak bunları içleri yağla doldurulmuş çömleklerin içine koymakta ve bilahere bu kapları mabed de, belki de Yazılıkaya’nın küçük galerisindeki hücrelerde muhafaza etmekte idiler. “

Bu tür törenlere büyücü anlamındaki yaşlı kadının da eşlik ettiği olmaktaydı.

Ölüye sunulan eşyalar da çok zengin eşyalar olmayıp bazı süs eşyalarıydı.

Hitit Mitolojisi – BATI KÜLTÜRÜNÜN KAYNAĞI

‘’Kaneş kraliçesi bir yıl içersinde 30 erkek çocuk doğurdu. ‘Ben ne biçim bir şey doğurdum!’ dedi. Kapları pislikle doldurdu; çocukları içine koyup, ırmağa bıraktı. Irmak onları Zalpuva ülkesinde denize çıkarttı. Tanrılar, çocukları denizden alp, büyüttü/er”…

Yaklaşık 4000 yıl öncesine ait bu öykü, Boğazköy kazılarında Hititçe olarak bulunan Zalpa öyküsünden bir bölüm. Hint-Avrupa kökenli bir anlatım olan öykü, Hititler’in Anadolu’ya gelişleri hakkında ipuçları vermesi nedeniyle, diğer mitolojik anlatılardan farklı bir değere sahip. Bu anlatıda olduğu gibi, çocukların bir ırmağa atılması, sonra tanrılar tarafından bulunup büyütülmesi, Önasya mitolojilerinde sık karşılaşılan bir motif. Bu tür öykülerde genellikle toplumun alt tabakasından gelen ve sonra bir lider, yönetici olarak ortaya çıkan kişilerin soyları gizlenerek, onlara bir gizem ya da tanrısallık kazandırılmaya çalışılıyordu…

Anadolu’da, İÖ 2. binyılda merkezi bir güç olarak karşımıza çıkan Hititler’in edebi ürünleri, Mezopotamya ile Eski Yunan uygarlıkları arasında adeta bir köprü işlevi görüyor. Hititler’in kendi öğelerini taşıyan mitolojileri olduğu gibi farklı etnik kökenlere mensup mitolojileri de vardı. Hititler Mezopotamyalı toplumlarla kıyaslandığında, daha pragmatikti ve günlük yaşamın getirdiği sorumlulukları ön planda tutardı. Bu nedenle Hititler’de ortaya çıkan, dünyanın yaratılışı gibi soyut düşünmeyi ve sorgulamayı gerektiren edebi ürünlerin hemen hepsinin kökeni, Mezopotamya’ya dayanıyordu.

Boğazköy’deki buluntular, mitolojilerin Hititli kâtipler tarafından Sümerce ve Akkadça’dan Hititçe’ye çevrildiğini, bazılarının da çift dilli olarak korunduğunu gösteriyor. Hititler bu mitolojileri Hititçe’ye çevirmekle birlikte, bir anlamda, kendi dillerini iyi bir şekilde kullanarak, bir edebiyat ürününü canlandırma ve yaşatma görevini de üstleniyor.

Hatti kökenli olan İlluyanka Öyküsü, Telipinu’nun Kayboluşu, Kamruşepa Öyküsü bunlardan sadece birkaçı. Hurri kökenli Hedammu Mitolojisi, Ullikummi Mitolojisi ile Avcı Keşşi’nin hayatını anlatan bir masal ve Appu adlı bir adam ile oğulları;

İyi ve Kötü’nün öyküsünü içeren masal da dikkate değer edebi ürünler arasında. Mezopotamya kökenli olan Gılgamış Destanı ise, bunlar arasında en tanıdık olanı.

Hurri kökenli olanlardan en ilgi çekeni ise Kumarbi Efsanesi. Bu efsane, adını, anlatıda geçen Tanrıların Babası Kumarbi’den alıyor. Gökyüzü Krallığı olarak da adlandırılan bu mitoloji, tanrılar arasındaki mücadeleyi konu alıyor:

“Eskiden ilk yıllarda, gökyüzü krallığında tanrı Alalu vardı. İlk tanrılardan kudretli Anu da onun önünde durur, onun ayaklarına kapanırdı. Alalu dokuz yıl gökyüzünde kral kaldı. Sonunda Anu, Alalu’ya savaş açtı ve Alalu’yu yendi. Alalu aşağıya, karanlık topraklara kaçtı. Daha sonra Anu gökyüzü tahtına geçti. Alalu’nun oğlu olan kudretli Kumarbi, Anu’nun önünde durur, onun ayaklarına kapanırdı.

“Anu’nun dokuzuncu krallık yılında, Kumarbi ona savaş açtı. Kendisinden kaçan Anu’yu yakalayan Kumarbi, onun ‘uzvunu’ ısırdı ve Anu’nun erkekliği, Kumarbi’nin içine aktı. Kumarbi, Anu’nun erkekliğini yutunca sevindi ve güldü. Bunun üzerine Anu; ‘Bunun için çok sevinme. Senin içine ağır bir yük koydum: Önce seni Fırtına Tanrısı Teşup’a gebe bıraktım, ikinci olarak, seni karşı durulmaz Aranzah Nehri’ne (Dicle) ve üçüncü olarak kudretli Tanrı Taşmişu’ya gebe bıraktım. Ayrıca iki korkunç tanrıya daha gebe bıraktım. Öyle olacaksın ki, gelip başını kayalıklara vuracaksın!’ Daha sonra Kumarbi saklanıp ağzındakileri tükürdü. Ancak yine de bedeninin çeşitli yerlerinden çocukların doğmasına engel olamadı.”

Kumarbi Efsanesi ile Eski Yunan’da Hesiodos’ un Theogonia adlı eseri arasında bazı paralellikler görülüyor:

Tanrıların doğuşunu, tanrı soylarının ve kuşaklarının birbirini izleyip gelişmelerini anlatan Theogonio’daki tanrılar, hiyerarşik olarak Uranos, Kronos ve Zeus’tur. Uranos gibi Anu da “gök” anlamına geldiğinden her ikisini eşitlemek mümkün. Uranos ile mücadele eden tanrı Kronos ise, Kumarbi ile eşitlenebilir. Kronos ve Uranos arasındaki savaşta da, Anu ve Kumarbi arasında olduğu gibi, erkekliğini yitirme motifi işlenmiştir. Fırtına Tanrısı olarak karşımıza çıkan Zeus ise, Teşup ile eşittir.

Hitit edebiyatı ile Eski Yunan edebiyatı arasındaki benzerlikler bu kadarla da kalmıyor:

Alalu, Anu ve Kumarbi’den sonra, Gökyüzü Krallığı’na Teşup geçer. Ancak bunu sindiremeyen Kumarbi, yarattığı bir canavar yardımıyla, egemenliği tekrar ele geçirmek ister. Bu canavar da Eski Yunan Mitolojisi’nde tanrı Zeus ile mücadele eden Typhon ile eşittir. Bazı antik yazarlar Typhon’un, büyük bir kaya olduğunu söyler. Bu durum ise Hitit mitolojisinde geçen Ullikummi ile eşitliğini sağlar. Ullikummi Mitolojisi’nde Kumarbi, Teşup’u alt etme planlarını şöyle anlatır:

“Aklına kurnazlık gelince hızla yerinden kalkıp asasını eline alır, hızlı rüzgârları bir ayakkabı gibi ayaklarına takar ve yola koyulur. Serin bir kaynağa varır, orada çok büyük bir kaya vardır. Birden isteği uyanır ve daha sonra yattığı bu kayadan Ullikummi adını verdiği bir çocuğu olur. Düşmanı Teşup’u yok etmesi için uygun biri olan Ullikummi’yi, tanrılar ve Teşup görmeden büyümesi için, Ubelluri’nin omuzlarına yerleştirir.” (Ubelluri, Eski Yunan Mitolojisi’nde dünyayı sırtında taşıyan bir devdir).

Bazı antik yazarlara göre dört başlı ve yılan gövdeli bir canavar olan Typhon da, Hatti kökenli mitolojik kahraman İlluyanka ile benzerlikler taşır. Eski Yunan Mitolojisi’ni etkileyen unsurların oldukça fazla olduğu bu mitolojiler, Sümer ve Babil’den Hurriler aracılığı ile Hititler’e geçmiş, onlardan da batı dünyasına, yani Eski Yunan’a Aktarılmıştır.

Kaybolan Tanrı Efsaneleri

Hititler bir çok doğa olayını tanrılara bağlamakta, ancak onları, insan şekilli (antropomorfik) olarak düşünmekteydiler.

Buna göre bir tanrı canı isterse çekip gidebiliyordu. Ancak tanrının gitmesiyle ona bağlı olan doğa olayları da etkileniyordu.

Ele geçen metinlerden biri de Fırtına tanrısının oğlu Telipinu’nun kaybolması ile ilgili olandır. Hatti kökenli bu efsanenin kahramanı Telipinu aslında bir tarım tanrısıdır. Tohum ekmek, tarla sürmek, sulamak, ürünü yetiştirmek ve toplamak gibi tarım işleri ile ilgilidir. Doğal olarak bu tanrının kaybolması bütün hayatı etkilemiştir. Farklı versiyonlardan derlenen efsanenin ilginç bir konusu vardır.

Tanrı o kadar sinirlidir ki elbisesini ve ayakkabılarını ters giyecek kadar sinirlenmiştir ve fırlar gider. Tanrının gitmesiyle beraber ülkede her şey değişir. Sıkıntılar başlar :

“Pencereleri sis doldurdu, evi duman doldurdu. Ocakta odunlar boğuldu, ağılda koyunlar boğuldu. Koyun kuzusunu istemedi, inek buzağısını istemedi.[...] Arpa ve buğday yetişmez oldu, sığırlar koyunlar ve insanlar gebe kalmadılar, gebe kalanlar ise doğurmadılar. Dağlar kurudu, ağaçlar kurudu ve çiçek açmaz oldu; otlaklar kurudu, kaynaklar kurudu.”

Tanrının gidişi o kadar etkili olmuştu ki diğer tanrılar da bundan etkilenmişti, hatta bütün tanrıların katıldıkları bir ziyafette yiyip içmelerine rağmen açlık ve susuzlukları geçmemişti. Bu pasajın açıklaması şu şekilde olabilir , burada tanrıların yemesi ve içmesi kendilerine sunulan sunular olabilir, ancak bu sunuların fayda etmedikleri görülmektedir.

En sonunda Fırtına tanrısının aklına oğlu Telipinu gelir ve iyi olan her şeyi alıp götürdüğünü söyler, ve yüksek dağlarda Telipinu’yu araması için kartalı gönderir. Ancak kartal Telipinu’yu bulamaz. O zaman bütün tanrıların annesi tanrıça Hannahanna Fırtına tanrısı’na bizzat aramasını söyler. Ancak fırtına tanrısı da başarılı olamaz. Hannahanna en sonunda bir arı gönderir. Arı sonunda tanrıyı bulur ve onu sokarak uyandırır (bu bölüm değişik versiyonlarda farklıdır). Telipinu daha da öfkelenir . En sonunda bir ayin yaparak öfkesini dindirmeye karar verilir. Bu işi büyü tanrıçası Kamrušepa yapar:

“Ey tanrılar gidin! Şimdi tanrı Hapantali için Güneş Tanrısı’nın koyunlarını güdün. Telipinu’nun Karaš-hububatlarını iyileştirebilmem için on iki koç seçin. Bin küçük deliği olan bir sepeti kendim için aldım. Ve onun üstüne ben karaš-hububatı ve Kamrušepa’nın koçlarını döktüm. Ve ben Telipinu’nun üzerinde, şurasında burasında ateş yaktım. Ve onun kötülüğünü Telipinu’nun vücudundan aldım. Onun günahını aldım. Onun kızgınlığını aldım. Onun hiddetini aldım. Onun dargınlığını aldım. Onun küskünlüğünü aldım. [...] Telipinu hiddeti bırak. Öfkeyi bırak. Küskünlüğü bırak. Ve kanaldaki su nasıl geriye akmazsa, Telipinu’nun hiddeti, öfkesi ve küskünlüğü aynı şekilde geri gelmesin. [...] Telipinu’nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskülüğü gitsin. Ev onu bıraksın. İçindeki…ondan kurtulsun. Pencere ondan kurtulsun. Menteşe[ondan kurtul]sun. İç avlu ondan kurtulsun. Şehir kapısı ondan kurtulsun. Kapı ondan kurtulsun. Kral yolu ondan kurtulsun. Meyve bahçesine, tarlaya ya da ormana o girmesin. (Karanlık) toprağın Güneş tanrısının yoluna o gitsin. Kapıcı yedi kapıyı açtı. Yedi (kapı) sürgüsünü çekti. Karanlık toprağın altında bronzdan palhi kapları durur. Kapakları kurşundandır. Tutamakları ise demirdendir. İçlerine giren bir şey, bir daha geri çıkamaz. İçlerinde mahvolur. Bundan dolayı onlar Telipinu’nun hiddeti, öfkesi, günahı ve küskünlüğünü yakalsın ve onlar (buraya) geri dönmesin.”

Sonuçta bu büyü etkili olur . (Başka versiyonda bu büyüyü bir insan yapmıştır.) Telipinu’nun öfkesi diner ve evine döner. Böylece ortaklık yatışır ve eski haline döner.

Bu efsaneye çok benzeyen bir de Fırtına Tanrısı’nın kaybolması efsanesi vardır. Ancak ikisini aynı efsanenin değişik anlatımları olarak kabul edebiliriz.

Bu efsanelerin dışında Güneş Tanrısı’nın, Hannahanna’nın ve başka tanrıların da kayboluş mitosları vardır. Ancak bunları aynı efsanelerin farklı yorumları olarak düşünebiliriz.

Bu konuya dahil edebileceğimiz ilginç bir motif de Ay’ın düşme mitosudur. Hatti kökenli bu mitosun bir ay tutulmasını mı anlattığı yoksa farklı bir ritüelden mi bahsettiği bilinmemektedir :

“Kaşku (Ay tanrısı) gökten düştü. Şimdi o Kilammar (tapınak) üstüne düştü. Ancak onu kimse görmedi. Şimdi tanrı (Gök/Fırtına tanrısı) onun arkasından yağmur saldı. Ve arkasından yağmur sağanakları gönderdi.Onu korku aldı. Hapantalli aşağıya onun yanına gitti, o zaman onunla konuştu. Gidiyor musun? Ne yapıyorsun? “

İlluyanka Efsanesi

Hatti kökenli en önemli mitoslardan biri de Fırtına tanrısı ile yılan arasındaki savaştır. Bu mitosun izleri daha sonra kendini Apollon ya da Saint George mitoslarında da gösterir. Belki de izleri daha da derindir . “Bugün Anadolu halk masalları içinde, İlluyanka ile devlerin savaşını işleyen bir çok öyküler, gerçeküstü olaylar vardır. Yılanlarla kartalların savaşını içeren bütün masalların kaynağı budur. Kimine göre çok büyük bir devdir İlluyanka. Yalnız adı değişmiş, Anadolu Türkçecinde ejder olmuştur. Halk ona ejderha diyor. [...] İlluyanka başka başka ülkelerin halk anlayışlarına, dini inanışlarına göre nitelikler kazanmış. Anadolu’da büyük bir yılan olarak nitelendirilen Şahmeran, onunla ilgili olalar, boğuşmalar bu eskiçağ Anadolu masalının değişikliğe uğramış kalıntılarıdır. “

Bazı yorumcular bu efsanede sözü geçen yılanın öldürülmesi motifinin baharın, kışı yenmesi şeklinde yorumlanması gerektiğini belirtmişlerdir. Bütün kültürlerde hemen hemen tanrının yılanı öldürmesi motifi olması bize bu sembolün ezoterik bir açıklaması da olabileceğini düşündürtmektedir.

Bu efsane, bahar bayramı olan Purulliyaş törenleri sırasında da anlatılıyordu. Ele geçen tabletlerde efsane şöyle başlar :

“Nerik şehri Fırtına Tanrısı [Merhemli rahibi] Kella’ya göre (bu) göğün Fırtına Tanrısı’nın [...] için Purulli (festivali) metnidir (sözleridir). Onlar şöyle konuştuklarında : “Ülkede büyüme (bolluk) ve gelişme (bereket) olsun. Ve eğer (gerçekten ülkede) büyüme ve gelişme olursa, onlar Purulli festivalini kutlar. “

Efsane bu sözlerden sonra dev yılan Illuianka/İlluyanka ile Fırtına tanrısının savaşı ile başlar ve Fırtına tanrısı yenilir. Bunun üzerine Fırtına tanrısı bütün tanrıları toplar ve yardım ister.

Tanrıça İnara buna bir çözüm düşünür ve bir festival düzenler. Daha sonra tanrıça Ziggarata şehrine giderek burada Hupašiia adında bir ölümlü ile anlaşır ve planın anlatır. Hupašiia, karşılığında tanrıça ile yatmak koşulu ile bunu kabul eder.

İnara daha sonra süslenerek yılan İlluianka’nın deliğine gider ve onu festivale çağırır. Deliğinden çocukları ile çıkan İlluianka oradaki içkilerin çoğunu içer ve sarhoş olur, hatta deliğine de geri dönmek istemez. Hupašiia yılanı bir ip ile bağlar. Fırtına tanrısı da İlluianka’yı öldürür. Böylece Fırtına tanrısının sorunu çözüme bağlanır.

İnara ise Hupašiia için Tarukka şehrinde kaya üzerine bir ev inşa eder ve onu oraya yerleştirir. Ancak karısını ve çocuklarını görmemesi için Hupašiia’nın pencereden bakmasını yasaklar. Ancak yirmi gün geçince Hupašiia pencereden bakarak karısını ve çocuklarını görür ve İnara’ya eve dönmek istediğini söyler. İnara da Hupašiia’ı öldürür.

Bu efsanenin ele geçen bir versiyonu daha vardır.

Bu versiyonda da efsane, İlluianka’nın Fırtına tanrısını yenmesi ile başlar. Ancak bu kez İlluianka Fırtına tanrısının kalbini ve gözlerini de alır.

Fırtına tanrısı daha sonra fakir bir adamın kızı ile evlenir ve bir oğlu olur. Oğlan büyüdüğünde İlluianka’nın kızını alır. Fırtına tanrısı öcünü almanın peşindedir :

“Fırtına tanrısı ona (oğluna) sürekli olarak şöyle emreder : “Karının evine (yaşamaya) gittiğinde (başlık parası olarak) kalbi(mi) ve gözleri(mi) onlardan iste.” “

Oğlu Fırtına tanrısının istediğini yapar ve gözleri ile kalbini geri alır. Bunun üzerine yeniden İlluianka ile dövüşe tutuşur. Ancak bu kez oğlu da yılandan yanadır.

Fırtına tanrısı İlluianka’yı ve kendi öz oğlunu öldürür.

Bu iki versiyonda da ortak nokta Fırtına tanrısının yılanı öldürmesidir. Bu efsane daha da önce belirttiğimiz gibi farklı kültürlerde farklı şekillerde yaşamıştır.

Kumarbi Efsanesi

Hurri kökenli bu efsane, daha sonra Yunan mitolojisinde de izleri görülecek ilginç bir efsanedir.

Bu destan bir kaç kompozisyon halinde işlenmiştir. Ancak tabletlerin çoğunda büyük kırıklar olduğu için parça parça günümüze gelmiştir.

Bu efsane , Hesiodos’un Theogonia’sını andıracak biçimde tanrı soyarından bahsetmektedir.

“İlk (eski) tanrılar, [...] kuvvetli tanrılar işitsinler : [...] Geçmiş yıllarda Alalu (gökyüzünde) kral idi. Alalu tahtta oturuyordu. Ve tanrıların önde geleni, güçlü Anu, (hizmetçi olarak) onun huzurunda duruyordu. O, (Alalu’nun) ayaklarına kapanıyor ve içki kaplarını, içmek için, onun eline veriyordu. “

Ancak bu durum çok uzun sürmez. Alalu gökte dokuz yıl krallık yapar. Anu, Alalu’ya karşı ayaklanır ve onu yenerek aşağıya, karanlık toprağa gönderir ve tahta geçer. Bu kez Kumarbi ona hizmet etmeye başlar.

Anu da dokuz yıl boyunca tahtta kalır. Dokuzuncu yılda bu kez Kumarbi Anu’ya karşı ayaklanır ve Onunla savaşmaya başlar. Anu, Kumarbi’ye karşı koyamaz , kaçar :

“Anu, Kumarbi’nin el ve ayaklarından kendini sıyırdı ve kaçtı. Anu, gökyüzüne çıktı. (Fakat) Kumarbi onun arkasından koştu. Anu’nun ayaklarından yakaladı ve Anu’yu gökyüzünden aşağıya çekti. (Kumarbi Anu’nun) dizini (bel altını) ve bronza benzer Kumarbi’nin karnına bitişik erkeklik organını ısırdı. Kumarbi, Anu’nun erkekliğini yutunca, o sevinde ve yüksek sesle güldü. Anu döndü ve Kumarbi’ye (şöyle) söylenmeye başladı : “ Erkekliğimi yuttuğun için kendi içinden seviniyor musun? Kendi kendine sevinme! Ben sana yük (tohum) yükledim. İlk olarak soylu Fırtına Tanrısı ile seni aşıladım (gebe bıraktım). İkincisi dayanılmaz Aranzah nehriyle seni aşıladım. Üçüncüsü soylu Tašmišu ile seni aşıladım. Üç dehşet tanrıyı ben sana bir yük olarak yerleştirdim. “

Anu böyle diyerek gökyüzüne gizlenir. Kumarbi ise hemen tükürür ve daha sonra da Nippur şehrine gider. Kumarbi burada doğum için ayları sayar ve tanrıları dünyaya getirir. Metinin buraları çok kırık olduğundan efsanenin bu bölüm hakkında ayrıntılı bilgimiz yoktur. Ancak çıkan tanrılar da savaşa tutuşurlar. En kuvvetlisi Teşup’tur. Hatta Teşup boğası Šeri’ye şöyle der :

“[Artık kim benim] karşıma kavga etmeye gelebilir? [Şimdi beni kim] yenebilir? Kumarbi bile [bana karşı çıkamaz(?)] “

Kırık parçalardan Anu’nun Kumarbi’nin öldürülmesini istemediğini öğreniyoruz. Ayrıca yeryüzü de hamiledir ve ay saymaktadır ve tabletin sonunda iki çocuk doğurur.

Tabletlerin kırık olması yüzenden efsanenin m bir versiyonu elimizde yoktur. Yalnız anlaşıldığı kadar, efsane Mezopotamya kökenlidir. Hititler’e Hurriler yoluyla girmiştir.

Metinin Hesiodos’un Theogonia’sıyla benzerliği dikkat çekicidir. Hesiodos’un bu efsaneleri Anadolu’dan aldığı düşünlebilinir. Güterbock ise bunların Hesiodos’a Fenikeliler yoluyla da geçebileceğine dikkat çekmektedir.

Güterbock Kumarbi ismini ise şöyle açıklamaktadır :

“Bu tanrının adı hakikî Hurricedir: sondaki -bir, Hurrice aidiyet eki -ve’dir. Kumar sözcüğünün cins ismi mi yoksa yer adı mı olduğu ve Kumar adlı şehrin nerede aranacağı bilinmiyor. “

Güterbock aynı zamanda Allau-anu ve Anu-Kumarbi, arasında baba oğul ilişkisi olabileceğinin de altını çizmektedir.

Köken ne olursa olsun bu efsane Hititlerde, daha doğrusu Anadolu’da bir nam kazanmış ve belki de “Yunan Mucizesi” denilen safsatanın doğuşunda rol oynamıştır.

Ullikummi Şarkısı

Ullikummi Şarkısı , konu olarak Kumarbi efsanesinin devamında Teşup’un krallığında geçmektedir.

Burada bir parantez açıp, “şarkı” sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Dinçol bunu şöyle açıklamaktadır :

“Yabancı kökenli metinlerin bir özelliği, onların Anadolu kökenliler gibi ayinler içinde yer almaması, baş bölümlerinde belirtildiği gibi birer bağımsız şarkı sayılmasıdır. Şarkı terimi bu tür edebiyat ürünleri için Ortaçağ’a kadar kullanılmış bir sözcüktür. Germen efsanelerinden en ünlüsüne Neibelungen Şarkısı denildiği akıldan çıkarılmamalıdır. Bu bakımdan, şarkı sözcüğünün destan anlamında kullanılmış olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. “

Şarkı sözcüğünü de açıkladıktan sonra efsanenin konusuna bakabiliriz :

Anlaşıldığına göre Kumarbi yenilmiş ve tahtta Teşup oturmaktadır. Ancak Kumarbi bunu hazmedemez :

“Kumarbi aklını toparlar (düşünür). Uğursuz bir günde kötü bir insan yetiştirir. O Teşup’a karşı kötülük planlar. O Teşup’ a karşı bir asi çıkarır. [...] (Kumarbi) eline bir asa aldı. [Ayaklarına ayakkabı olarak] hızlı rüzgarları koydu. O Urkiš şehrine yola çıktı ve Soğuk Pınar’a vardı. Şimdi Soğuk Pınar’da bir kaya bulunur : onun boyu üç fersah ve genişliği [...] ve yarın fersahtır. Onun vajinası ise [...fersahtır. Onu görünce] aklı başından fırladı ve o kaya ile sevişti. Erkeklik organını onun içine batırdı. O beş kez oldu. O on kez oldu. “

Tabletteki kırıklardan metnin devamı tam anlaşılamamaktadır ancak, Deniz tanrısının yardım ettiğini ve çocuğun doğduğunu öğrenebiliyoruz.

Kumarbi bu çocuğa Ullikummi adını verir :

“Kumarbi kendi kendine söylenmeye başladı : Kader tanrıçaları ve ana tanrıçaların bana verdiği çocuğa ne isim koyacağım. [...] Varsın onun ismi Ullikummi olsun. O krallığa gökyüzüne gitsin. Güzel Kummila şehrini sıkıştırsın. Teşup’a vursun. Onu saman gibi doğrasın. Onu bir karınca [gibi] ayakları ile ezsin. “

Ullikummi sözcük olarak Kummiia’nın yıkıcısı anlamına gelmektedir. Kummila ise Fırtına Tanrısının kentidir. Metinden de anlaşılacağı gibi Kumarbi bu doğan çocuğun Teşup’tan kendi intikamını almasını beklemektedir.

Kumarbi, bu çocuğun Teşup’un haberi olmadan yetişmesi için gizler, nacak güneş tanrı bu süratle büyüyen ve canavarlaşan çocuğu görür ve Teşup’a haber verir.

Teşup erkek kardeşi Tašmišu ve kız kardeşi Šaušga ile Hazzi dağına gider ve canavarı bulur. Ancak Ullikummi alt edilebilecek gibi değildir.

Kırık tabletlerden anlaşılabildiği kadarı ile Teşup savaş hazırlıkların başlamıştır. Savaşa tutuşur, ancak başarılı olamaz. Taş canavar Ullikummi Teşup’u ve yanındaki yetmiş tanrıyı yener.

Teşup’un kardeşi Tašmišu yenilginin haberini Teşup’un karısı Hepat’a bildirir ve yeniden Teşup’un yanına döner. Tašmišu, Teşup’a tanrı Ea’dan yardım istemesini söyler. İki kardeş Ea’ya giderler. Tablet buralarda kırıktır. Ancak onları Ubelluri ile konuşurken buluruz. Ubelluri Atlas gibi dünyayı sırtında taşıyan bir devdir. Ullikummi de onun omzunda büyümüştür. Ubelluri sağ omzunda bir şey olduğunu söyleyince Ullikummi’nin orada büyüdüğü anlaşılır ve Ea eski tanrılara seslenir :

“Eski sözleri bilen ilk tanrılar sözümü duyun. Eskiden, babadan, büyükbabadan olan mühür evlerini tekrar açın. Ecdadımın mühürlerini getirsinler. Onu orada mühürlesinler. Yeryüzü ve gökyüzünü ayırdıkları(kestikleri) bakırdan eski kesici aleti getirsinler. Biz, Kumarbi’nin bir asi olarak tanrılara karşı yücelttiği (büyüttüğü) bazalt Ullikummi’nin ayaklarını keseceğiz. “

Ullikummi’nin ayakları kesilince güçsüz kalır. Teşup ve tanrılar Ullikummi ile savaşmaya başlar. Metnin sonu kırıktır, ama burada Teşup’un zaferinin anlatıldığı düşünülmektedir.

Bu efsane de Yunan mitolojisindeki bazı motifleri anımsatmaktadır.

Hitit mitolojisinde kırık tabletlerle günümüze ulaşan başka efsaneler de vardır.

Hititlerde Kadın ve Siyaset

Eski devlet döneminde Hitit kadınının devlet yönetimindeki fonksiyonu net olarak bilinmemekle beraber, Orta ve Yeni Hitit devleti zamanında kraliçelerin önemli bir konuma sahip oldukları anlaşılmaktadır. Öyle ki, Hitit kraliçesi iç siyasette kralın yanında ikinci yönetici ya da kendi başına önemli kararlar veren ve icraatlarda bulunan bir şahsiyettir. Aynı şekilde dış siyaset alanında da önemli yer edinerek, başka kavim ve devletlere gelin gitmek suretiyle devletlerarası siyasî menfaatlerin sağlanmasında rol oynamış ya da devletlerarası antlaşmalara kendi mührünü basarak diplomasinin önemli bir unsuru olmuştur.

İnsanlığın erken evrelerinde avcılık ve toplayıcılığın temel geçim kaynağı olduğu kabul edilmektedir. Böyle bir hayat tarzında, avcı erkeğin yanında toplayıcı faaliyeti gerçekleştiren kadının da önemli bir rolü üstlendiği muhakkaktır. Fakat zamanla muhtelif bitkilerin tanınarak ilkel tarımlarının yapılması, daha fazla insan iş gücü ve elde bulunan tarım arazilerinin savunulması ihtiyacını doğurmuştur. Bu durum erkeklerin aile ve toplum içerisinde sivrilerek lider konumuna gelmelerini sağlamıştır. Böylece kadın hak ettiği yerden uzaklaşmak zorunda kalmış ve eski önemli konumunu tekrar tesis etmek için çok uzun zaman çeşitli şekillerde mücadele etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen, M.Ö.1750 yıllarından itibaren Anadolu’nun orta bölümünde varlığını gördüğümüz Hititlerin çağdaşı olan diğer milletlerin aksine toplum ve devlet hayatında kadına büyük ölçüde değer verdiği anlaşılmaktadır. Bu cümleden olmak üzere; Hititlerin tarihlerinin aydınlatılmasında Boğazköy arşiv vesikalarının bulunması büyük bir kazanç olmuştur. Bu vesikalar sayesinde Hitit devletinin idarî yapısını, iç ve dış siyaset alanında izlemiş olduğu politikayı ve bu politika içerisinde Hitit kadınının oynadığı rolü tespit etme imkânı doğmuştur.

Hititçe çivi yazılı kaynaklar ve arkeolojik malzemeden Hitit devletinin idari yapısının üst kademesinde bulunan kadınların, yani kraliçelerin krallardan bağımsız bir mevkie sahip oldukları, çağdaşları olan Mısır ve Mezopotamya kraliçelerinin aksine bilfiil iç ve dış siyasetin içerisinde yer aldıkları anlaşılmaktadır. Hitit devleti gelişip genişledikçe bu durum daha da belirginleşmiştir.

Nitekim devletin kuruluş aşamasında kadının siyasî arenadaki aktif rolü net olarak tespit edilemese bile, devletin imparatorluk seviyesine yükselmesiyle birlikte, gelişme ve büyümeye paralel olarak, Hitit kraliçelerinin de kralların yanında -hatta çoğu zaman krallardan da bağımsız olarak- siyasî hayattaki yerlerini aldıkları bilinmektedir.

Bu dönemin Hitit kadınının iç ve dış siyasette oynadığı rolü Hitit devletinin komşu kavim ve devletlerle yapmış olduğu antlaşma metinlerinde görmek mümkündür. Bu bağlamda, Hitit kadını devletin konumunu sağlamlaştırmak maksadıyla siyasî bir unsur, canlı bir güvence olarak farklı bir statüde karşımıza çıkmaktadır.

Ancak Hitit kadınının devlet siyasetindeki etkinliğini tespit edebilmek için öncelikle kadınının toplum içerisindeki konumunun tespit edilmesi gerekir. Siyasetin, toplum ve devlet olmanın ayrılmaz bir parçası, ailenin de toplumun en küçük birimi olduğu göz önüne alındığında, kadının aile ve toplum içerisindeki statüsünü tespit etmenin çalışmamız açısından ne derece önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

1. Hitit Sosyal Hayatında Kadın

Mühürler, kaya anıtları, çanak-çömlekler ve kabartmalardaki kadın figürleri ve benzeri arkeolojik malzeme sadece Hitit üst tabaka kadınını betimlediklerinden, halk kadını ile ilgili bilgilerimizin çoğunluğunu yazılı hukuk belgelerinden elde etmekteyiz. Gerçekten, Hitit kanunları halk kadınının toplumdaki yeri ve sınırlı haklarını gösteren bilgiler ihtiva etmektedir. Diğer taraftan bu arkeolojik malzemeden ancak tanrıça, kraliçe ve soylu kadınların ikonografisini çizmek mümkündür .

Ayrıca Hitit kanunlarının genel muhtevasından, Hitit toplumunda ataerkil bir yapının olduğu ve Hititlerde evlilik kurumunun bütün ataerkil toplumlarda olduğu gibi kadının satın alınması esasına dayandığı ortaya çıkmaktadır.Böyle bir uygulamada damat, kıza “kuata” denilen bir ağırlık parası ödemekte; kıza ise, baba evinden çıkarken, baba mirasına karşılık olarak “iwaru” denilen bir çeyiz parası verilmektedir. Böylece evliliğin henüz oluşmaya başlaması ile erkeğin öne çıktığı görülmektedir. Ancak şu noktanın özellikle belirtilmesi gerekir ki, Hititlerde erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkı, Romalılarda olduğu gibi hudutsuz, kayıtsız ve şartsız değildir . Buna rağmen Hitit ailesinde babanın eşi ve çocukları üzerinde büyük otoritesi vardır.

Nitekim baba isterse çocuklarını satabilir veya tazminat olarak verebilirdi. Hitit kanunlarının 44. maddesi bu duruma açıklık getirmesi açısından önemlidir. Burada:

“Eğer bir adamı biri ateşe iterse ve o ölürse, o zaman ona bir erkek evlat geri versin” denilmektedir. Devam eden 48. maddede ise hapis cezası almış bir kimse ile hiç kimsenin ticaret yapmaması söylenmekte ve devamında “… kimse onun ekin alanını, bağını, oğlunu satın almasın!” ifadesi geçmektedir. Burada “oğulun satın alınması” ifadesi babanın çocukları üzerindeki hakkının oldukça geniş olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Kocanın karısı üzerinde de tasarruf sahibi olduğu kanunun198.maddesinde açıkça görülmektedir. Buna göre, karısını başka bir erkekle yakalayan koca, suçluları isterse öldürebilirdi, hiçbir cezası yoktu. Söz konusu maddede kocanın, zina yapan karısını isterse hayatta bırakabileceği de yazılıdır. Maddenin tercümesi aynen şöyledir:

“Eğer (koca zina yapanları) sarayın kapısına / kralın mahkemesine götürürse ve derse: Benim karım ölmesin, o zaman karısını hayatta bırakır… Eğer derse: İkisi de ölsün. O zaman kral onları öldürür” . Boşanma durumunda ise çocuklar daima babaya verilmekte, anneye sadece bir çocuk bırakılmaktadır . Nitekim kanunların 31. maddesinde:

“Eğer bir adam ve bir kadın köle birlikte yaşıyorlarsa ve (adam) onu kendisi için karısı olarak alırsa ve bir ev ve bir çocuk yaparlarsa ve sonradan onlar ya anlaşamaz ya da ayrılırlarsa ve evi bölüşürlerse adam çocukları alsın, kadın kendisi için bir çocuk alsın” hükmü yer almaktadır. Bu tür bir uygulama ile maddî açıdan daha güçlü olan tarafın daha çok çocuğa bakabileceğinin düşünülmüş olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Diğer taraftan, Hititlerde evlilik kurumunun monogam olduğu konusunda kanunlarda bir açıklık yoktur. Fakat erkeğin, resmî bir mukavele ile evlendiği ilk karısının meşru zevce sayıldığı, bu meyanda erkeğin daha birçok kadın alabildiği başka vesikalardan açıktır. Örneğin Hitit kralı I.Şuppiluliuma’nın cariye ve odalıkları dışında üç zevcesinin olduğu bulunan mühürlerden anlaşılmaktadır. Esasen, Hitit aile hukukunda “levirat”ın kabul edilmesiyle, monogami kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Levirat (Latince “levir” yani “kayınbirader” kelimesinden gelmektedir. Kocası ölen çocuksuz bir kadını, kayınbiraderlerinden birinin veya kayınpederinin nikâhlaması âdetidir. Bu daha ziyade aile servetinin yabancıya gitmemesi için alınan bir ekonomik tedbirdir. Söz konusu uygulama ayrıca Asur hukukunda ve Tevrat Kitabı’nda da karşımıza çıkmaktadır .Tevrat Kitabı/Tesniye 25:5-6’da “…Eğer kardeşler birlikte otururlarsa ve onlardan biri ölürse ve onun oğlu yoksa ölenin karısı dışarıda yabancı bir erkeğe varmayacaktır; kocasının kardeşi ona yaklaşacak…” (Kitabı Mukaddes, 1995: 202) denilmektedir. Metnin devamında ise kayınbiraderin kocası ölmüş kadın ile evlenmemesi durumunda şehrin ihtiyarlarının onun (kayınbiraderin) çarığını çıkarmak ve yüzüne tükürmek şeklinde cezalandıracakları ifade edilmektedir. Bu hususta Hitit kanunlarının 193. maddesi ise şöyle demektedir:

“Bir adamın karısı varsa ve adam ölürse, erkek kardeşi dul kadını eş olarak alır.(Erkek kardeş ölürse) kadını kayınpederi alacaktır…” . Böylece levirat uygulamasının eskiçağın pek çok toplumunda varolduğu ortaya çıkmaktadır.

Bununla birlikte, Hitit kanunlarında, verasette erkek evlâdın tercih edilip edilmediği yeterince açık değildir. Fakat Telepinu fermanında kraliyet ailesinin veraset sırası düzenlenirken “Kralın oğlu yoksa en büyük kıza bir koca alsınlar, o kral olsun!” denildiğine göre bu hususta da erkek evlâdın tercih edildiği anlaşılmaktadır. Tüm bu deliller Hitit toplumunun ataerkil yapıda olduğunu ispatlar niteliktedir.

Hitit kanunlarının bu ifadeleri dışında Hitit toplumunda kadının statüsüne ait bilgilerimiz arazi bağış belgeleri, adak vesikaları ve birkaç dinî metin ile sınırlı kalmaktadır. Bu belgeler, kadın mesleklerinin başında dinsel bir görev olan “rahibelik”in bulunduğunu göstermektedir . Hitit rahibelerinin en yüksek sınıfını “Tanrının Anası” unvanını taşıyan kadınların meydana getirdiği, bu kadınların günlük işlerinin yanı sıra önemli bayramların kutlama törenlerinde ilk sırada yer aldıkları tespit edilmektedir. Bu rahibelerin başında ise Hitit kraliçeleri bulunmaktadır.

Dinsel işlevlerle ilgili olarak kadın şarkıcılar, çalgıcılar ve dansçılar da önemli bir yer tutmaktaydılar. Bunlar arasında bazılarının köle olduğu belgelerde ayrıca belirtilmiştir. Şarkıcı kadınlar sınıfının en meşhurlarının Kanişli oldukları ve bu kadınların dinî ayinlerde şarkı söyleyip dans ettikleri anlaşılmaktadır .Bununla birlikte Hitit ailesinde kadının hakları ve serveti belli ölçüde kanunlarla korunmuştur. Kanunlar, anneye oğlunu evlâtlıktan reddetme ve yeniden kabul etme hakkı tanımakta, dul kalan kadına da koca mirasından pay vermektedir. Ayrıca erkekte olduğu gibi kadının da boşanma talep etme hakkı mevcuttur. Buradan yola çıkarak kadına belirli hakların tanınmış olduğu ve erkek egemen bir toplum yapısı da olsa kadının toplumda küçümsenmeyecek bir statüsünün olduğu söylenebilir .

Hitit kadının bu durumunu Hitit öncesi Anadolu toplumlarının tezahür eden bir tesiri olarak algılamak gerekmektedir. Çünkü Hitit öncesi Anadolu toplumlarının sosyal yapısı ve siyasi idarelerinde kadınların daha önemli bir statüde oldukları bilinmektedir . Ayrıca Hititlerde iç güveyliğe temas eden metinlerin bulunması, Hititlerden önce Anadolu’da mevcut olan anaerkil yapının devamı olarak telakki edilmektedir .

Ayrıca Hititlerin diğer Ön Asya kavimlerinde olduğu gibi kehanete, falcılığa, büyü ve sihre önem verdikleri görülmektedir. Burada farklı bir kadın tipi olarak büyücü kadınların önemli bir yer tuttuğu ve gerektiğinde kral ve kraliçenin bu kadınlara danışarak hareket ettikleri tespit edilmektedir.

Büyücü kadınların dışında Hitit toplumunda bazı kadınların “hekim” sıfatını taşıdığı ve kötü bir durumu iyiye döndürmek amacıyla yapılan büyü ayinlerinde aktif rol oynadıkları ortaya çıkmaktadır. Hekimlikle birlikte kadınların diğer bir görevi ise “ebelik”tir .

Yukarıdaki izahlardan anlaşılacağı üzere, ataerkil bir yapıda olan Hititlerde kadının toplum hayatında aktif bir rol oynadığı ve haklarının kanunlarla garanti altına alınmaya çalışıldığı görülmektedir. Halk kadınının hakları şu an bizi tatmin edici olmamakla beraber o dönemin şartları içerisinde değerlendirilmelidir. Verimli topraklara sahip olan Hitit devleti sürekli bir şekilde istilalara maruz kalmış olduğundan erkekler sahip olunan toprakları ve aileyi düşmanlara karşı koruma görevini üstlenmişlerdir.

Böylece, savaşlarda etkin olan erkeklerin aile ve toplum içerisinde, dolayısıyla da siyasette ön plana çıkmış olmaları doğal karşılanmalıdır (Kılıç, 2005: 31–41). Dönemin savaş tarzı, Hitit devletinin siyasî bünyesi ve ataerkil yapının mevcudiyeti göz önüne alındığında, kadının siyasete çok fazla ön plana çıkmamış olduğu düşünülebilir. Oysa Hititlere ait belgeler bunun aksini göstermektedir. Halk kadınının hakları tatmin edici olmamasına rağmen Hitit kraliçeleri devletin iç ve dış siyasetinde mühim bir yer tutmaktaydılar.

2. Hitit Devlet Yönetiminde Kadın

2.1. İç Siyasette Kadın : “Hitit Kraliçesi”

Hitit kadınının devlet hayatında oynadığı rolü tespit edebilmek için, Hitit devletinin başkenti Hattuşa (Boğazköy) arşivinin vesikalarından faydalanmak mümkündür. Burada unutmamak gerekir ki, Hitit vesikaları genellikle saray tarafından yazdırılmış olduklarından, Hitit halkını ve toplumunu değil, sadece saray halkını yansıtmaktadırlar. Bundan dolayı tetkik edeceğimiz vesikalar da sadece saray kadınlarına, kraliyet ailesinin kadın fertlerine inhisar etmektedir.

Öte yandan, Hitit toplumunun genel yapısı hakkında sadece kanun metinleri ve birkaç arazi bağış vesikası bilgi vermektedir. Nitekim Hitit kanunları o dönem toplumunun bünyesine göre, yani fertlerin hür veya esir olmaları esası üzerine düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu dönem kadınlarını hür kadınlar ve esir kadınlar olarak iki büyük sınıfa ayırmak gerekir.

Hititli hür kadın tipini kraliçeler temsil etmektedir. Hititlerin kraliçelik müessesesi, çağının kraliçelerinden ayrılan bir statüye sahiptir. Mısır ve Mezopotamya’da kraliçe, memleketin mutlak hâkimi olan kralın eşi, karısıdır. Birtakım dinî görevleri dışında, genellikle, resmen politik yetkisi, memleketi hakkında ve halkı üzerinde hükmetme nüfuzu olmayan, kralın meşru birinci kadını rolündedir. Hititlerde ise kraliçe, Hitit kralına eşit, memleketinde hükmetme yetkisi olan, dış politikaya bizzat karışan, devletlerarası hukukta söz sahibi, krallığın bağımsız bir kadın temsilcisidir .Sarayda büyük kraldan sonra en nüfuzlu kişi, kralın annesidir. Ana kraliçelere “Tavananna”, yaşayan kralın eşine ise “Şakuwaşşar” denilmektedir. Kral eşleri, ancak büyük kraliçe ölünce “Tavananna” makamına yükselmektedirler.

Hitit ilk hükümdar çiftinin adının Labarna ve Tavananna olduğu anlaşılmaktadır. Bu iki isim, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren Hitit kral çiftinin unvanı olarak kullanılmıştır. Hititçe’de Tabarna/Labarna “Egemen Kral”, Tavananna “Egemen kraliçe” anlamına gelmektedir.

Eldeki belgelerden Hitit Eski ve Orta Devlet zamanlarında kraliçelerin devlet yönetiminde, imparatorluk döneminde olduğu kadar etkin rol oynamadıkları görülmektedir. Ancak, devlet işlerinde birtakım problemler yarattıkları da bilinmektedir. Bu dönemle ilgili bilinen en iyi örnek, I.Hattuşili’nin gözdesi ya da kız kardeşi olduğu tahmin edilen Haştayar’ın çevirdiği entrikalardır. I.Hattuşili bırakmış olduğu vasiyetnamesinde Haştayar’dan ve kendi öz kızından çevirdiği entrikalar nedeniyle acı acı söz etmektedir .Kraliçe mevkiinde olmayan bu kadının krala karşı olumsuz tutumu, oğlu Huzziya’nın veliahtlıktan uzaklaştırılması ve I.Hattuşili’nin torunu veya adoptif oğlu olduğu kabul edilen Murşili’nin veliaht tayin edilmesi ile sonuçlanmıştır . Bu, saraydaki kadınların, kendi oğullarını tahta geçirmek için krala birtakım baskılarda bulunduklarının göstergesidir. Dolayısıyla Hititlerde iç siyasette etkin olmak isteyen kadınların oğullarını veliaht seçtirmek suretiyle yönetime bir adım daha yakın olmak ve oğulları tahta çıktıktan sonra da “Tavananna” sıfatıyla Hitit tahtında kraldan sonra ikinci etkin kişi olarak yerlerini almak istedikleri anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan “Kral Listeleri”nden Eski devlet zamanının güçlü krallarından I. Hattuşili’nin eşlerinden birisi, ismi dışında hakkında hiçbir şey bilinmeyen kraliçe Kadduşi olduğu öğrenilmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kral listelerinden ayrıca sırasıyla şu kral ve kraliçelerin isimleri tespit edilmektedir:

I.Murşili ve eşi Kraliçe Kali

I.Hantili ve eşi Kraliçe Harapşili

Ammunaş ve eşi Kraliçe II. Tavananna

Telepinuş ve eşi Kraliçe İştapariaş.

Adı geçen kraliçelerden I.Murşili’nin eşi Kali hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak, I.Murşili’nin kız kardeşi ve I.Hantili’nin eşi olan Kraliçe Harapşili ile ilgili Telepinuş fermanında söz edilmektedir. Buna göre, adı geçen kraliçe, Hitit-Hurri mücadeleleri sırasında Hurriler’e esir düşmüş ve oğullarıyla birlikte götürüldüğü Şugzia kentinde katledilmiştir. Kraliçe İştapariaş ise Ammunaş-II.Tavananna kral çiftinin kızları olup, Telepinuş ile evlendirilmiştir

Eski Hitit devletinin son kralı olan ve çıkarmış olduğu ferman ile tanınan Telepinuş’tan sonraki dönemde Eski Ön Asya’ya Hint-Avrupa kökenli kavimlerin göçü olmuş ve M.Ö.1500–1450 yılları arasına tarihlenen bu dönemde Eski Yakındoğu karanlık çağa girmiştir. Elli yıllık bu ara dönemi aydınlatan vesikalar son derece azdır.

Eski ve Orta Hitit devleti zamanında kraliçelerin siyasî hayatta çok fazla etkinlikleri ve etkileri olmadığını söylemek yanlış olmaz . Bununla birlikte gerek mabetlerdeki dinî merasimlerde, gerekse saraylardaki resmî kabullerde kraliçeler daima hazır bulunuyorlardı. Örneğin, önemli bayramlardan biri olan “Pırasa bayramı”nda kral ile kraliçeye eşit muamele yapılmaktadır. Bazı bayramlara ise kraliçeler tek başlarına katılabilmekteydiler.

Yeni Hitit devleti döneminde ise eskiye nazaran farklı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Bu dönem kraliçelerinin müstesna yeri, Hattuşaş-Boğazköy, Tel el-Amarna (Mısır) ve Ugarit-Ras Şamra (Kuzey Suriye) krallık arşivi belgelerinde, özellikle kralı mektuplaşmalarda belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır .

Yeni Hitit Devleti’nin en eski dönemine ait iki kraliçe adını, mühür baskılarından ve icraatlarını bildiren birkaç belgeden tanımaktayız. Bunlardan biri II.Tuthaliya’nın eşi Kraliçe Nikalmati’dir. Boğazköy arşivine ait bir metne göre Tuthaliya ve Nikalmati, Zipalantaviya adlı kadının kötü

sözlerinden ve büyülerinden kurtulmak için adaklar sunarak, bir dini tören düzenlettirmişlerdir. Metne göre büyü yapan Tuthaliya’nın kız kardeşidir. Buradan hareketle Hitit devletinde saraydaki kadınların iç siyasette etkin olabilmek için birbirleriyle adeta yarıştıkları ve bu nedenle saray entrikalarının devam ettiği anlaşılmaktadır.

Yeni Hitit Devleti’nin erken dönemlerinde karşımıza çıkan ikinci kraliçe, Nikalmati’nin kızı olan Aşmunikal olup, I.Arnuwanda’nın eşidir. Bu kraliçeye ait çok sayıda vesika vardır. Bunlardan biri, Kuwatalla adlı kadına toprak bağışı yapıldığını bildiren ve hükümdar çiftinin mührünü taşıyan belgedir. Bu vakıf protokolünde kraliçenin, kralın yanında eşit bir mevkide yer aldığı görülmektedir .

I.Arnuvanda-Aşmunikal çiftine ait diğer bir belge ise dinî bir metin olup, kült şehri Nerik hakkında yazılmıştır. Bu metinde göçebe bir kavim olan Gaşka istilalarından bahsedilmekte ve bu saldırılardan korunmak için dua edilmektedir. Bir başka belge ise bir çeşit yönetmelik olup bizzat Kraliçe Aşmunikal tarafından yazdırılmıştır. Bu metinde cesetleri yakılan kralların kalan küllerinin saklandığı “Kralî Mosoleler” (taş evler)’in bekçilerinin uyması gereken hükümler yer almaktadır.

Yeni Hitit devleti krallarından I.Şuppiluliuma Ön Asya dünyasının büyük devletlerinden biri olan Mitanni devletini yıkarak, Hitit devletini imparatorluk haline getirmiştir. Bu yüzden I.Şuppiluliuma’dan başlayarak devlet yıkılıncaya kadar iktidarı paylaşan kraliçeleri, Büyük İmparatorluk Çağı Kraliçeleri olarak telâkki ediyoruz .

Elde bulunan belgeler daha ziyade Hititlerin en parlak dönemi olan M.Ö.1375–1250 yılları arasında yaşamış kraliçeleri tanımamızı sağlamaktadır. Bu dönem kraliçelerinin en önemlileri I.Şuppiluliuma’nın eşleri Daduhepa, Hinti, III. Tavananna ile III.Hattuşili’nin eşi Puduhepa’dır.

Kraliçe Puduhepa Hitit kraliçelerinin en ilgi çekici olanıdır. Kuvvetli kişiliği ve çağının yazılı belgelerinde yer almasından dolayı onun hakkında geniş bilgiye sahip olmaktayız. Hurri asıllı olan bu kraliçeye ait birçok mektup, adak ve vakıf vesikaları mevcuttur. Söz konusu döneme ait pek çok resmî belgede Puduhepa’nın adının daima III. Hattuşili ile beraber geçtiği görülmektedir. Belgelerden anlaşıldığına göre; Kraliçe Puduhepa bir kızı evlendirmek, çocukları eniştelerinin yanında çıraklığa koymak, öksüzleri himaye etmek, kölelere azatlık imtiyazları vermek gibi icraatlarda da bulunmuştur.

Gerçekten, Hitit tarihinin en önemli kadın şahsiyetlerinden biri olan Puduhepa’nın kendisine verilen yetkileri en iyi şekilde uyguladığı, politik, hukukî ve dinî işlerde kralın yanında eşit bir şekilde bağımsız olarak görevlerini yerine getirdiği anlaşılmaktadır. Puduhepa’nın devletin dış siyasetinde ne kadar önemli olduğunu 17 yıl devam eden Mısır-Hitit savaşlarından sonra yapılan Hitit-Mısır Barış Antlaşması metninde de görmemiz mümkündür. Bu anlaşma metninde kralın yanında Kraliçe Puduhepa’nın da mührünün bulunması (Yıldırım, 1996: 60) onun politik alanda ne kadar başarılı ve etkili olduğunu gösterdiği gibi, Hitit devletinde kraliçelerin mevkiini de açık bir şekilde ortaya koymaktadır . Ayrıca Mısır Firavunu II. Ramses, yapılan barış sonrası III. Hattuşili’ye yirmi altı, Puduhepa’ya ise on üç mektup göndermiştir . Puduhepa’nın bunların yanında Mısır kraliçesi Naptera ile de mektuplaştığı görülmektedir.

Mısır ile olan muhaberatın yanı sıra Kraliçe Puduhepa, Kıbrıs olduğu kabul edilen Alasia kralı ile de mektuplaşmıştır. Bu durum Hitit Kraliçesi Puduhepa’nın siyasî alandaki bağımsız mevkiini ve oynadığı rolü açık bir şekilde göstermektedir. Puduhepa’nın diplomatik alandaki etkinliğini çocukları üzerinde de gösterdiği ve her birini bir komşu ülkenin prensi ya da prensesi ile evlendirdiği görülmektedir.

Puduhepa, kocası III. Hattuşili’nin ölümünden sonra da “Tavananna” olarak hüküm sürmüştür. Oğlu IV. Tuthaliya’nın henüz küçük yaşta olması nedeniyle bir süre kral naibesi olarak Hitit devletini başarıyla idare etmiştir.

Hitit devletinin son kralları olarak kabul edilen IV. Tuthaliya, III. Arnuvanda ve II. Şuppiluliuma’nın eşleri olan Hitit kraliçeleri hakkında ise, ne yazık ki, hiç bir bilgiye sahip değiliz. Dolayısıyla söz konusu dönemde Hitit devletinin siyasî hayatında kadınların ne derece rol oynadığını da tespit edemiyoruz.

Netice itibariyle, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Eski ve Orta Hitit Devletleri zamanında kraliçelerin siyasî arenada fazla bir etkinlikleri görülmemektedir. Ayrıca bu dönemde saray kadınlarının faaliyetlerinin birtakım entrikalardan ileri gitmediği yazılı vesikalarda sabittir.

II. Tuthaliya ile başladığı kabul edilen ve II. Şuppiluliuma ile de sona eren Yeni Hitit Devleti zamanında ise kraliçelerin siyasî, dinî ve sosyal konularda etkinliklerinin arttığı anlaşılmaktadır. Belirtildiği üzere bu dönem kraliçeleri, krallarla hemen hemen eşit haklara sahip olarak, bağımsız bir şekilde devleti yönetmektedirler. Ayrıca devlet yönetiminin her alanında kraldan sonra ikinci etkin kişi olarak yerlerini almışlardır .

Hitit toplumunda özellikle kraliçe Puduhepa’nın öne çıkmasının sebebi, bu kraliçeye ait yazılı belgelerin fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Bu belgelerden edinilen bilgiler Puduhepa’nın şahsında, diğer Hitit kraliçelerinin devlet ve toplum idaresindeki etkinliğini anlayabilmemiz için güzel bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca yapılacak olan arkeolojik çalışmalar neticesinde yeni Hitit çivi yazılı vesikaların ortaya çıkarılması ve bu vesikalardan diğer Hitit kraliçeleri hakkında bilgi edinmek suretiyle bu hususta bilgilerimizin genişlemesi ümit edilmektedir.

3. Dış Siyasette Kadın

Hitit kadını, devletlerarası siyasî menfaatlerin sağlanmasında da önemli bir rol üstlenmiştir. Bu durumu, çivi yazılı antlaşma metinlerinde açıkça görmek mümkündür. Hitit İmparatorluk Çağı adı verilen I.Şuppiluliuma’nın tahta çıkışından sonraki dönemde Hitit tarihinin yeni bir safhaya girdiği kabul edilmektedir. Zira daha önce devlet, sadece “Hititlilik” varlığını korumak için savaştığı halde, bu yeni merhalede yeniden şekillenen devlet, istila ve fütuhat için çarpışacaktır. Bu bağlamda I.Şuppiluliuma (M.Ö.1380–1335)’nın Suriye seferlerine başlamadan önce Anadolu’daki birliği sağlamak maksadıyla Hayaşa kralı Hukkana ile yaptığı antlaşmada:

“Hatti ülkesi kralı Majeste Şuppiluliuma şöyle söyler: İşte bak, sen Hukkana’yı, arkadaki kahramanı yücelttim. Seni iyi yaptım (sana iyi davrandım) ve seni Hattuşa ülkesinde, Hayaşalılar arasından seçtim. Ve sana kız kardeşimi zevceliğe verdim…”(diyerek kız

kardeşini iki ülke arasındaki dostluğu sağlamlaştırmak amacıyla siyasetin bir aracı olarak kullanmıştır. Yine aynı amaçla I.Şuppiluliuma, Kerkük’ten Akdeniz’e kadar uzanan ve başkenti Waşşukani olan Mitanni kralı Mattiwaza ile de bir antlaşma yapmıştır. Antlaşmada geçen “Hatti ülkesi kralı, ben büyük kral, kızım için Mitanni ülkesine hayat verdim… Mattiwaza’nın elinden tuttum ve kızımı ona zevceliğe verdim…” ifadeleri dikkat çekicidir.

Hitit kadınının siyasî bir güvence olarak veya daha doğru bir ifadeyle bir dostluk ve barış aracı olarak devletlerarası siyasette kullanılması sadece I.Şuppiluliuma dönemi ile sınırlı kalmamıştır. Nitekim M.Ö.1280–1250 yılları arasında Hitit tahtında bulunan III. Hattuşili döneminde de Hitit kadını dış siyasette aynı rolü ile karşımıza çıkmaktadır. Mısır ile yapılacak olan Kadeş savaşı öncesinde Hurri desteğini sağlamak amacıyla bizzat kralın kendisinin Hurri asıllı bir rahibe olan Puduhepa ile evlenmesi de bu politikanın devamı olarak telakki edilmelidir. Nitekim III. Hattuşili, Puduhepa ile evliliğini şöyle anlatmaktadır:

“Mısır’dan dönüş yolundayken, tanrıçaya sunular yapmak için Lavazantiya’da (Kizzuwatna kenti) durakladım ve ayini tamamladım. Ve tanrıçanın emri üzerine, Lavazantiya’da tanrıça İştar’ın rahibi olan rahip Pentişarri’nin kızını kendime eş aldım.” Hurrili bir rahibin kızı olan bu dindar ve iyi eğitimli kadın, doğduğu ülkeye sadık kalmış, hem anavatanının hem de öz geleneklerinin konumunu güçlendirmiştir. Puduhepa kraliçelik unvanının yanı sıra “Kizzuwatna ülkesinin kızı” sanını da kullanmıştır (Desti, 2005:59) Puduhepa’nın siyasî hayattaki en önemli özelliği ise 17 yıl devam etmiş olan Kadeş savaşından sonra Mısırla imzalanan barış antlaşmasında mührünün bulunmuş olmasıdır. Barış antlaşmasının kayıtlı olduğu gümüş tabletin arka yüzündeki mührünün tercümesi şöyledir: “Hattuşa ülkesinin prensesi, yeryüzünün efendisi Arinna’nın Güneş Tanrıçası’nın gözdesi, Tanrıça’nın hizmetkârı, Kizzuwatna ülkesinin kızı Puduhepa’nın mührü.”

Kral ile aynı konumda olan bu kraliçenin mührü II. Ramses’i çok etkilemiştir. Nitekim firavunun, III. Hattuşili’den geri kalmak istemediği ve kendi ailesinden olan kadınların da devlet işlerinde önemli rol oynadığını gösterme gayreti içinde olduğu görülmektedir. Onun bu tutumuna paralel olarak Mısır Ana kraliçesi Tuya ile büyük kralın eşi Nefertari Puduhepa’ya mektuplar yazmışlardır. Ancak bu mektupların siyasi bir önem taşımadığı anlaşılmaktadır. Mektuplarında güncel sorunlara ilişkin görüş bildiren sadece Puduhepa olmuştur .

Daha önce de belirttiğimiz üzere, Puduhepa eşi III. Hattuşili’den bağımsız olarak Mısır firavunu II. Ramses ile de mektuplaşmıştır. Barıştan sonra III. Hattuşili, II. Ramses’e kızı Şauşkanu’yu eş olarak vermek suretiyle aradaki dostluğu akrabalık bağıyla

takviye etmiştir (İnan, 1992: 146; Gündüz, 2002: 39). Bu Hititli prensese Mısır dilinde “Manefrure” adı verilmiştir. Mısır kaynakları, ülkelerinde büyük ilgi yaratan bu önemli olayı en ince ayrıntılarıyla anlatmakta ve prenses için “yüzü bir tanrı kadınınki kadar güzeldi” diyerek hayranlıklarını belirtmektedirler. Yine Mısır kaynaklarından öğrenildiğine göre, daha sonraki süreçte de Hitit sarayının bir başka genç kızı daha Nil ülkesine gelin olarak gitmiştir.

III. Hattuşili bununla da yetinmeyip Hititli prensesler yoluyla Hitit devletinin dış siyasetteki konumunu sağlamlaştırma yolunda bir adım daha atmıştır. Kadeş barışını müteakip Amurru kralı ile de bir dostluk antlaşması yaparak kızı Gaşşuliiawiia’yı Amurru kralı Benteşina’ya eş olarak vermiştir .Aşuliiawiia, Amurru ülkesine giden tek gelin olmamıştır. Nitekim III. Hattuşili’nin halefi IV. Tuthalya (M.Ö. 1250–1220) da Amurru kralı Şauşgamuwa ile bir antlaşma yaparak kız kardeşini ona eş olarak göndermiştir . Böylelikle Hitit kralları, kendilerine tâbi olan devleti, başka bir deyişle bu devletin başında bulunan kimseyi, Hitit kraliyet ailesi içerisinden göndermiş olduğu bir kadın vasıtası ile kontrol altına almış olmaktadırlar .

Çivi yazılı antlaşma metinlerinden anladığımıza göre, Hitit kralları devletin hem içte hem de dışta konumunu sağlamlaştırmak maksadıyla Hititli kadınları siyasetin bir unsuru olarak kullanmışlardır. Bu durum özellikle imparatorluk çağı adı verilen dönemde ve devamında adeta bir gelenek halini almıştır. Zira çok geniş coğrafyaya yayılan imparatorluğu elde tutmanın yegâne yolu ya söz konusu coğrafyalara akrabaları atamak ya da buradaki insanlarla akrabalık kurmaktan geçmekteydi. İşte Hitit kralları bunu, Hititli prensesler vasıtasıyla sağlamaya çalışmışlardır. Hitit krallarının uyguladıkları bu siyaset olumlu sonuçlar vermiş olmalı ki devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Tüm bu izahlar, Hititler’de “kadın ve siyaset”in, bu iki ayrı unsurun, ülkenin menfaatleri söz konusu olduğunda tek çatı altında birleşmesi anlamına gelmektedir. Nitekim Hitit devletinin her siyasî hamlesinde Hititli bir kadının ismi zikredilmektedir. Dolayısıyla toplum ve devlet hayatında aktif bir şekilde karşımıza çıkan Hitit kadını bu rolü ile de tarihteki yerini almış, belki de, Hitit kültürünün farklı coğrafyalara ve farklı toplumlara taşıyıcısı olmuştur.

PUDUHEPA(Hattuşili karısı)

Mevcut belgeler daha çok Hititlerin en parlak dönemi olan Büyük İmparatorluk döneminde yaşamış olan kraliçeleri tanımamızı sağlamaktadır. Bu dönem kraliçelerinin en önemlisi de Belgelerden -mektup, adak ve vakıf vesikaları v.s.- anlaşıldığına göre Hitit tarihinin en önemli kadın şahsiyetlerinin başında gelen Kraliçe Puduhepa, tıpkı diğer Hitit kraliçeleri gibi kendisine verilen yetkileri en iyi şekilde uygulamış ve her alanda Kral III. Hattuşili’nin yanında bir eş olarak bulunmuş, dahası Hitit devletinin komşu kavim ve devletlerle yapmış olduğu antlaşma metinlerinde ve mektuplarında devletin konumunu sağlamlaştırmak amacıyla siyasi bir unsur olarak diğerlerine nazaran daha farklı bir statüde karşımıza çıkmıştır.

III. Hattuşili’den öğrendiğimize göre Puduhepa ile evlenmesi, Hattuşili’nin Muvvatalli’nin krallığı döneminde Mısır’daki seferden geri dönerken La-vazantiya şehrine gitmesi ve burada koruyucu tanrısı İşmar’ın isteğine uyarak İştir rahibi Pentişarri’nin kızı Puduhepa ile kutsal bir evlilik yapmasıdır. Hitit siyasetinde bir kişinin ne derecede önemli olduğunun en iyi kanıtı dış siyasetteki konumunun ne olduğudur. Nitekim devletin iç işlerinde önemli bir yere sahip olmak kültürel bir etkiyi gösterir. Ancak memleketin dış politikasına karışmak kişinin siyasal konumunu gösterir. Bu bağlamda Puduhepa’nın siyasi hayattaki en önemli özelliği ortaya çıkmaktadır. Yani 16 yıl devam etmiş olan Mısır ile Hitit arasındaki Kadeş Savaşı sonrasında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda Puduhepa’nın mührünün de bulunmuş olmasıdır. Antlaşmanın kayıtlı olduğu gümüş tabletin arka yüzündeki kraliçeye ait olan mührün bilim adamları tarafından yapılan çevirisi şöyledir:

“Hattuşa ülkesinin prensesi, yeryüzünün efendisi Arinna ‘nın GüneşTanrıçası ‘nın gözdesi, Tanrıça ‘nın hizmetkarı, Kizzuwatna ülkesinin kızı Puduhepa ‘nın mührü.”

Bu durumda Puduhepa’nın kişiliği hakkında bir soru aslında yanıtlanmış olmaktadır: ‘Kizzuwatna Ülkesi’nin Kızı’ lakabıyla tanınan Puduhepa, Hitit İmparatorluk Devri döneminde Hitit siyasi, dini ve sosyal tarihinde oldukça önemli bir şahsiyettir. Başka bir deyişle Hurrili bir rahibin kızı olarak dindar ve iyi eğitimli kadın olan Puduhepa’nın diğer bir yönü Hattuşili’nin karısı yani Hitit Kraliçesi olmasıdır. Puduhepa bu önemli görevini sürdürürken Kadeş Savaşı’ndan sonra Mısır ile imzalanan antlaşmada mührünün bulunmasıyla da döneminin devletlerarası siyasi tarihinde kral ile eşit haklara sahip olarak önemli bir şahsiyet olarak tarihte yerini almıştır. Aynı şekilde Puduhepa’nın siyasi konumu ile dış siyasette önemli olan kraliyet mektupları arasında da açık bir uyum söz konusudur. Nitekim Firavun II. Ramses’in hem Puduhepa’ya Kral III. Hattuşili’ye gönderdiği gibi mektup göndermesi hem de bunların III. Hattuşili’ye gönderdiği mektuplarla aynı olması; o dönemdeki Hitit kraliçesinin pozisyonu hakkında Puduhepa’nın krala eşit bir konuma sahip olduğunu göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Ancak Puduhepa’nm Mısır ile politik ilişkileri yalnızca barış antlaşmasıyla sınırlı değildir. III. Hattuşili döneminin siyasetini de gösteren ‘barış ile gücünü sağlamlaştırma’ ilkesinin politik evlenmelerle Puduhepa tarafından uygulandığı da bilinmektedir. Çünkü Kraliçe Puduhepa hem II. Ramses ile hem de ‘büyük kral’ diyerek onurlandırdığı Alaşya kralıyla şahsen mektuplaşmıştır. Özellikle Puduhepa’nm çocuklarının hepsinin kraliyet evlilikleri yapmasını sağlaması, kız olsun erkek olsun onların gittikleri saraylarda önemli mevkilerde bulunmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla bu onun diplomatik etkinliğini çocuklarının üzerinde de otoriter bir güç olarak gösterdiğinin önemli bir kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Kraliçe Puduhepa çağının yazılı belgelerinde yer almasından dolayı hakkında geniş bilgiye sahip olduğumuz kuvvetli bir kişiliktir. Nitekim Hitit kraliçelerinin kral ile birlikte rahiplerin ve rahibelerin başında olduğunu belgeleyen ‘Bayram Tasvirleri’ adındaki yazıtlarda Puduhepa’nm devletin kült işleriyle de ilgilendiği görülmektedir. Örneğin Hurrili bir rahibin kızı olan ve Hurri baş tanrıçası Hepat’ı Arinna’nın Güneş Tanrıçası ile bir tutarak Hitit panteonunun içine girmesini sağlayan Kraliçe Puduhepa, Fraktin Kaya Anatı’nın sağ tasvir sahnesinde Tanrıça Hepat’ın önünde libasyon yapan kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bununla birlikte Puduhepa sadece devletin kült işleriyle değil aynı zamanda ticari ve hukuki-adli konularla da ilgilenmiştir. Ticari metinler ve ticari hukuk ile ilgili belgelerde Kral III. Hattuşili’nin yanı sıra kendisinin mühürleri de bulunmaktadır. Bu belgelerden özellikle ‘Ukkura Meselesi’ adı da verilen yazıtlarda Puduhepa’nın sorgulama ve yargılama işlerinde bulunduğu ve adli konularda da yargı yetkisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Sarayda büyük kraldan sonra en nüfuzlu kişi, kralın annesidir. Ana kraliçelere Tavananna’, yaşayan kralın eşine ise ‘Şakuwaşşar’ denilmektedir. Kral eşleri ancak büyük kraliçe ölünce ‘Tavananna’ makamına yükselmektedir. Bu bağlamda Puduhepa’nın kocası III. Hattuşili öldükten sonra da ‘Tavananna’ olarak hüküm sürmüş ve ülke siyasetinde önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla bu döneme ilişkin mühür ve yazıtlar gibi elimize geçen mevcut belgelerde Kraliçe Puduhepa’nın oğlu IV. Tuthaliya’nın henüz küçük yaşta olması nedeniyle bir süre kral naibesi olarak Hitit devletini başarıyla idare etmiş olduğu, özellikle Tabarna Tuthaliya ile birlikte adının geçtiği ya da Puduhepa’nın oğlu Tuthaliya ile birlikte kendine bağlı krallıklara geniş topraklar bağışladığını gösteren yazılı vesikalarda sabittir. Dünyanın varoluşundan itibaren kadın tüm medeniyetler içerisinde önemli bir yer edinmiştir. Bazı zamanlar kırılgan ve ezilmiş ama varlığını yitirmemiş, bazı zamanlar ise cesur, güçlü ve savaşçı olmuştur. Anadolu kültüründe farklı bir anlayışa sahip olan kadınlar içinde günümüzden yaklaşık 3300 yıl önce yaşamış olan Puduhepa da sahip olduğu geniş yetkiler ve onları kullanış biçimiyle tarihin en kişilik sahibi ve zeki kadınlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten Puduhepa, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar uzanan yaklaşık 500 yıllık zaman dilimi içerisinde Şuppiluliuma devrinden beri devam eden fetih siyasetinin meyvelerinin toplandığı bir çağda devletlerarası antlaşma üzerinde Kral yanında mühür basan tek kadındır. Kısacası kadın haklarını zorlayarak askerlik dışında günlük hayatın her alanında eşiyle birlikte veya bağımsız olarak önemli rol oynamıştır. Sonuç olarak anaerkil yapıya sahip Hurri kökenli Puduhepa, Hitit Kralı III. Hattuşili ile evlenerek Hitit sarayına gelin olmuş, Hititlerin babaerkil toplum yapısı içinde kendi şahsında siyasi, dini ve sosyal konularda etkin bir kişi olarak tarihe damgasını vurmuştur.

Sonuç

Mevcut bilgilerimize göre, Anadolu’nun yerli halk unsuru olmayıp sonradan bu coğrafyaya gelen Hititler, bölgede var olan siyasî yapıyı toparlayıcı ve reforme edici kavim özelliğini taşımaktadırlar. Fakat sosyal ve kültürel yapı hususunda eski Anadolu halklarının geleneklerine bağlı kalmaya çalışmışlardır. Bu durum Hitit kadının sosyal ve kültürel hayata ve çoğu kez de siyasî yaşamda hak ettiği yeri almasını sağlamıştır.

Hitit toplumunda veya Hitit ailesinde halk kadınına belirli hakların tanınmış olduğu tespit edilmektedir. Fakat bu haklar Hitit üst tabaka kadınının hakları ile mukayese edildiğinde tatmin edici görünmemektedir. Bu durum, Hititlere has olmayıp tüm ataerkil toplumlarda vardır. Dönemin mevcut sosyal ve siyasî yapısı erkeklerin toplum ve devlet hayatında ön planda olmaları sonucunu doğurmuştur. Ailenin ve toplumun koruyuculuğunu üstlenmiş olan erkeklerin siyasî hayatta da aktif olmaları doğal karşılanmalıdır. Bununla birlikte Hitit üst tabaka kadınını temsil eden kraliçelerin de Hitit devletinin siyasî hayatında küçümsenmeyecek derecede etkileri olduğu tespit edilmektedir. Bu yönüyle Hitit kadını ve özellikle kraliçeler komşu ülkeler olan Mezopotamya ve Mısır kraliçelerinden tamamen ayrılmaktadırlar.

Gerçekten Hitit kraliçeleri, hukuk metinlerinde sözü edilen ve belirli haklara sahip birer birey olarak karşımıza çıktıkları gibi, devlet yönetiminde yetki sahibi, devletin dış politikasında ülkesinin menfaatleri için karar merciindeki diplomat olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Ayrıca yasal veya komşu kavim ve devletlerin prenslerine gelin gitmek suretiyle devletin dış politikasında menfaatlerin temin edilmesinde ve karşılıklı dostlukların akrabalık bağı ile kuvvetlendirilmesinde de önemli rol oynamışlardır.

SURLARLA ÇEVRİLİ BAŞKENT : HATTUŞA

İ.Ö. 1650 -1600 yıllarında yeni kurulan Hitit devletine başkent olan Hattuşa, başlangıçta yaklaşık 76 hektarlık bir alanı kaplıyordu. Devletin güçlenmesine paralel olarak kent, güneydeki kayalıklı, engebeli araziye yayılarak yaklaşık 6,5 km. uzunluğunda yeni bir surla çevrildi ve böylece kentin boyutu 2,5 kat arttı.

Kulelerle donatılmış olan kent suru, sarp ve dışarıdan ulaşılamaz kayalıklar üzerinden bile geçerek görkemli bir şekilde koruma işlevini üstleniyordu.

Hitit yontu sanatının en güzel örnekleri kente girişi sağlayan anıtsal kapılarda görülebilir. Güney ucuna yerleştirilmiş, bugün Yerkapı olarak adlandırılan, yüzü kireçtaşı döşemeyle kaplı yapay sırt, kentin en görkemli kalıntılarından biri (üstte). Yerkapı, keskin köşeli simetrik planıyla, Hitit mimarisinde özel bir konuma sahip. Sur burada yapay sırt üzerinden geçiyor ve buradaki Sfenksli Kapı kente geçit veriyor.

Yapay sırtın altından geçen 71 metre uzunluğundaki -bugün de içinden geçilebilen Potern adı verilen tünelin de dahil olduğu- bu anıtsal kompleksin, her iki yanından yukarıya kolayca ulaşmayı sağlayan merdivenlerden de anlaşılacağı gibi, savunma stratejisiyle ilgili olduğu düşünülmüyor. Hattuşa, ülkenin hem idari hem dini başkentiydi. İdari merkez bugün Büyükkale adı verilen, sarp bir kayalık üzerine kurulu saraydı. Topografik yapısı ve etrafının ayrı bir surla çevrili oluşu, sarayı kentin geri kalan bölümünden ayırıyordu. Birbirini izleyen dört avlu etrafına dizili yapıların, idari işlevlerinin yanında kral ve ailesinin yaşam alanı olduğu düşünülüyor. Ayrıca saraya ait üç ayrı yapıda çiviyazılı tablet arşivleri bulundu.

Kazılarda açığa çıkarılan 31 tapınak, -ki bunların 27 tanesi Yukarı Şehrin tapınak mahallesi olarak adlandırılan bölümünde bir arada inşa edilmiş-Aşağı Şehirde kentin en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak ve kente yaklaşık 1,5 kilometre uzaklıktaki Yazılı kaya Açık Hava Tapınağı, Hattuşa’nın dini önemini vurguluyor. Hattuşa’da son yıllarda Hititlerin kentteki ihtiyaç karşılama stratejilerini anlamaya yönelik araştırmalar da yapıldı.

Önce Büyükkaya adı verilen yükselti üzerinde, daha sonra Aşağı Şehirde, Poternli Sur’un arkasında, binlerce ton tahılın onlarca yıl saklanabileceği, havasız depolama prensibiyle işleyen silolar bulundu. Poternli Sur’un arkasındaki siloda 30-35.000 kişinin yıllık gereksinimini karşılayabilecek miktarda tahıl depolanabiliyordu. Ülkede herhangi bir nedenle oluşabilecek kriz dönemlerinde halka yardımı sağlayan bu tür merkezi depolar; kralın gücüne temel oluşturan etkenlerden biri, adeta devlet hazinesiydi. Son yıllarda kentin dünyevi gereksinimlerini anlamaya yönelik araştırmalar kapsamında atılan adımlardan biri de, Yukarı Şehrin yalnız dini işlevi olduğu tezini sınamaktı. Bu nedenle 2002’den bu yana Yukarı Şehrin batı kesimindeki Sarı kale kaya kütlesinin önündeki düzlükte yapılan kazı çalışmalarında sivil halkın yaşamış olduğu konutların yanı sıra atölyelerin varlığını gösteren ipuçları da var. Ulaşılan en alt tabakada askeri kullanım olasılığı akla gelen, birbirinin eşi yan yana iki yapı bulundu.

HATTUŞA ŞEHRİ

Şehir Surları

Aşağı Şehir’deki iç surun 65 metrelik kesitinin ayağa kaldırılmasıyla anıtsal bir kerpiç yapı, dünyada ilk kez gerçek boyutlarında, yerinde, yeniden inşa edildi. Bu 6.6 kilometre uzunluğundaki dış surların sadece yüzde birini oluşturuyor. Hitit kerpiçlerinin boyutları esas alınarak toplam 64 bin kerpiç tuğla üretildi. Tuğlalar, harç ve sıva için yaklaşık 2 bin 400 ton kerpiç toprağı ile yaklaşık 100 ton saman ve ortalama 1500 ton su kullanıldı. Tasarım, kazılarda bulunmuş pişmiş toprak sur modelleri örnek alınarak yapıldı. Proje deneysel arkeoloji kapsamında ele alındı ve üç yıl içine yayılan toplam 11 ay sürdü. Uygulama sırasında Hitit şartlarına ve yöntemlerine uymaya çalışıldı. Kerpiçte ve sıvada hiçbir kimyasala yer verilmedi; damın izolasyonunda bile bölgede çorak adı verilen malzeme tercih edildi. Ancak, toprağın kazılması, nakliyesi, saman ve su temini, kerpiç tuğlaların taşınması gibi konularda motorlu araçlar kullanıldı. Proje, surun ayağa kalkmasıyla da sona ermedi: Orta Anadolu’nun sert iklimden nasıl etkilendiği, sıvanın hangi sıklıkta yenilenmesi gerektiği gibi sorular da Hitit dönemindeki şartlara ışık tutacağından, dikkatle belgelenecek.

Şehre giriş, ulaşım açısından uygun yerlerde inşa edilen kapılardan sağlanıyordu. Bugüne kadar şehir dışına açılan surlarda yedi, şehir içindeki surlarda da altı kapı saptanabildi. Bu kapılardan, günümüze kadar en iyi koruna gelen ikisi Yukarı Şehir’deki Aslanlı Kapı ve Kral Kapısı’dır.

Şehrin güneydoğusunda bulunan Kral Kapısı’nın iç yüzünde, elinde savaş baltası, belinde kılıcı, başında boynuzlu miğferi ile betimlenmiş bir tanrı kabartması dikkat çeker. Güneybatıdaki Aslanlı Kapı ise adından da anlaşılacağı gibi, dış yüzde, kapının her iki yanında yer alan anıtsal görünümlü aslanlarla bezelidir. Ancak belli bir yüksekliğe kadar korunabilmiş kapı geçidinin iki yanında, yerde, içinde ahşap direklerin döndüğü söve taşları ve yanlarda da sürgülerin girdiği delikler halen izlenebilmekte. Söve taşlarına oturan büyük ahşap kapı kanatları kapatıldıktan sonra buralara takılan sürgülerle şehrin emniyeti sağlanıyordu.

“Sabahları şehir kapısının bakır sürgülerini açmaya gönderdiğin oğlun ya da hizmetkârın, kapıdaki mührü çevirdiğinde, Hattinin bir beyi veya bir komuta subayı ya da bu işle görevlendirilmiş herhangi bir bey, birlikte kapının mührünü kontrol etsinler ve kapı öyle açılsın. Bakır sürgüleri senin evine geri götürüp yerine yerleştirsinler.” Büyük Kral Arnuvanda’nın, Hattuşa “Belediye Başkanı’na” verdiği ve çiviyazılı bir tablete kaydedilmiş olarak arşivlerden birinde bulunan bu talimattan, geceleri şehir kapılarının kapatılarak mühürlendiği, sabahları da mühürlerin kurcalanmamış olduğu resmi şekilde saptandıktan sonra açıldığı anlaşılmakta.

Surların ve kulelerin, taş bloklarla örülmüş temel kesiminin üzerinde kerpiç duvar yükseldiği, bu kerpiç sur duvarın da üçgen şekilli mazgal dişleriyle bittiği düşünülüyor. Mazgal dişlerinin biçimine ilişkin bu bilgiyi, yine Hattuşa’da bulunmuş, pişmiş toprak sur modellerinden elde edebiliyoruz. Şehrin güney ucunda, arazinin en yüksek kesiminde bulunan Yerkapı, Hattuşa’nın en etkileyici kalıntılarından biri. Sur, burada yapay şekilde oluşturulmuş, 20 metre yüksekliğinde bir sırt üzerinden geçmekte. Büyük bir işgücü kullanımıyla buraya yığılan toprağın oluşturduğu, dış yüzü kireçtaşından düzgün taş bloklarla kaplı bu yükselti kesik bir piramidi andırır. Buranın savunma stratejisiyle ilgili olduğunu sanmıyoruz, çünkü surun yalnızca 250 metre uzunluğundaki bir kısmında uygulanmış ve elde edilen eğim aşılamayacak sarplıkta değil. Formda bir savaşçı burayı birkaç saniyede tırmanabilir. Bu anıtsal oluşumu, daha çok kültle ilgili törenlerin bir parçası olarak görmek gerekir. Üstten geçen surda sfenkslerle bezeli bir kapı, bunun hemen altında da bugün bile içinden yürüyerek geçilebilen, 71 metre uzunluğunda bir tünel (potern) yer alır. Bu tesise “Yer-kapı” denilmesinin nedeni de şehirdekilerin en uzunu olan bu poterndir.

İÖ 13. yüzyıldaki inşa faaliyetleri kapsamında kral sarayı da yeniden yapılmıştı. Bugün Büyükkale adı verilen saray, şehre hâkim yüksek bir kayalık üzerine kuruluydu. Etrafı da kuleleri olan, sağlam bir sur duvarıyla ayrıca çevriliydi. Saray büyüklü küçüklü yapılardan oluşan bir kompleks görünümündeydi. Kabul salonu, kral ailesinin özel dairesi, kültle ilgili mekânlar ve depo odaları gibi birbirinden bağımsız çeşitli yapılar, avlular ve direkli galerilerle birbirine bağlanarak bir bütün oluşturuyordu. Binlerce çiviyazılı tablet parçasının bulunduğu arşivler de bu yapılar arasındaydı.

Üzerinde yaklaşık İÖ 1259 yılında Hitit Büyük Kralı III. Hattuşili ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın metni bulunan tablet, ilk yıllardaki kazılarda Büyükkale yakınında ele geçmişti ve büyük olasılıkla buradaki arşivlerden birine aitti.

İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde sergilenen bu kil tabletin bir kopyası, günümüzde New York’ta Birleşmiş Milletler binasında yer almakta. Bu mekânda, dünyanın en eski uluslararası anlaşmasını temsil eden bu belge, günümüz politikacılarına, yaptıkları anlaşmaların içeriklerinin binlerce yıl sonra bile sorgulanabileceğim de hatırlatıyor.

Başkent olarak Hattuşaş

Kent,imparatorluğun yalnızca idari başkenti değil ,aynı zamanda dini merkeziydi.

Hattuşa, başlangıçta yalnızca yaklaşık 76 hektarlık bir alan kaplıyordu. Olasılıkla İÖ 14. yüzyılda şehir genişletilerek güneyindeki engebeli arazi üzerine yayılır; böylece kullanım alanı yaklaşık 2,5 kat artar. Bu dönemde şehir yaklaşık 6 kilometre uzunluğunda, belirli aralıklarda yüksek kulelerle desteklenen taş temelli, üst yapısı kerpiç tuğlalarla örülü bir surla çevrilidir. Bugüne kadar yapılan kazılarda şehir içinde 31 tapınak gün ışığına çıkarıldı. Bunların çoğu Yukarı Şehir’de Tapmak Mahallesi olarak adlandırılan bölgede gruplanmıştı. Buradaki tapmaklar herhangi bir yön birliği gözetilmeksizin arazinin yapısına göre oturtulmuşlar. 14 bin 500 metrekarelik bir alanı kaplayan Büyük Tapmak ve çevresindeki depo odalarından oluşan büyük yapı kompleksine giriş, güneydoğudaki ana kapıdandı. Kapıdan geçtikten sonra yaklaşık 8 metre genişliğinde büyük taşlarla döşeli bir yol üstünden ana tapmak binasına ulaşılıyordu. Depolarda hacimleri 2 bin litreyi bulan çok büyük “taşınamaz” küplerden yüzlercesi bulunmuştur, ayrıca şehrin en büyük çiviyazılı tablet arşivlerinden biri de burada gün ışığına çıkarılmıştır.

Aşağı Şehir’deki Büyük Tapınak

Bu yapı hiçbir zaman tamamen toprakla örtülmemişti ve geçen yüzyılda Boğazköy halkı tarafından Bedesten adıyla anılıyordu. Kazısına çok erken başlanan bu tapmak, şehrin en büyük dini yapısı olmasının yanı sıra en kapsamlı araştırılmış yapısı özelliğini de taşıyor. Tapınak büyük bir iç avluya bağlı iki kült odasından oluşan merkezi bir yapı ve bunu çevreleyen depo odalarına sahipti.

Uzunluğu 63 metre, genişliği 42 metre kadardır. Burası büyük bir orta mekân ve her iki yanına dizilmiş çok sayıda odadan oluşuyor. Batı kısmında ve güneydoğu köşesinde çift kanatlı muhteşem kapıların, arada küçük avluların ve her köşede desteklerin olduğu anlaşılıyor. Bu avluları meydana getiren taşlar, ve özellikle eşikler çok güzel biçimlendirilmiş. Kullanılan taş genellikle yerel kireçtaşı olmakla birlikte, büyük avlunun döşemesi ve binanın diğer birçok yerinde başka bir yerden getirilmiş trakit taşı kullanılmış. Binanın üst kısımlarına ait taşların bulunmamasından ve mevcut taşların üst yüzeylerine düzenli aralıklarla açılmış deliklerden binaların ahşap olduğu, içlerinin ise kil karolarla kaplı olduğu ve kentin yıkımı sırasında yandığı anlaşılıyor.

İki kült odasının varlığı, bu tapınağın ülkenin en büyük iki tanrısına, Gökyüzünün Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hepat’a adanmış olduğunu akla getirmekte. Büyük Kral III. Hattuşili tarafından İÖ 13- yüzyılın ortalarında inşa ettirildiği sanılan bu tapınaktan yalnızca temeller ve temel üstündeki kaide kısmını oluşturan blok taşlar günümüze ulaşmıştı. Arkeolojik kazılarda elde edilen bilgiler yardımıyla da yangın geçirmiş bu binanın üst yapısının ahşap destekli kerpiç olduğu saptandı. Düz damlı olduğu düşünülen ancak dış görünüşü hakkında fazla bilgi bulunmayan tapınağın, merkez binasının yüksekliği bilinmiyor. Ama kazılarda ortaya çıkarılan merdiven sahanlıkları, merkezi avlulu kült binasını çevreleyen depo odalarının iki ya da üç katlı olduklarını gösteriyor.

Alt kattaki depoların bir bölümünde yağ, şarap gibi sıvı maddelerin yanı sıra tahıl ve baklagiller gibi katı gıda maddeleri saklanmış olmalıydı. Burada yer alan ve bulunduklarında tamamen boş olan büyük küplerin (pithoslar) hacimleri 2 bin litreyi buluyordu.

Tapınağın depo odalarında ayrıca kilden ve madenden kap kaçak, mobilyalar, müzik aletleri, taşınabilir tanrı betimleri, bayraklar, rahip ve rahibelerin kıyafetleri, zaman zaman kurbanlık hayvanlar ve törenlerde kullanılan daha pek çok eşya da depolanmış olmalıydı. Şehrin en büyük çiviyazılı tablet arşivi ise tapmağın güneydoğusundaki bir depo odasında bulunmuştu.

Tapınağın, dini işlevinin yanı sıra geniş arazilere de sahip olduğunu ve bunları işlettiğini yazılı kaynaklardan biliyoruz. Tapınakta, bu toprakların yönetimiyle ve buralardan gelen ürünlerle ilgili personelin görev yaptığı mekânların da bulunması mümkündü.

Altlarından temiz su boruları ve atık su kanalları geçirilen, iri taşlarla döşenmiş yollar bu tapınağı Aşağı Şehir’e bağlıyordu. Şehrin bu bölümünde rahip, memur ve zanaatkar gibi kimseler oturuyordu. Tarımla uğraşan halkın çoğunluğuysa, büyük olasılıkla şehir dışındaki küçük yerleşimlerde yaşıyordu.

Şehrin doğusunda, buraya Boğazköy denmesine neden olan boğaz bulunur. Bu boğazın diğer yakasında kalan sarp kayalık üzerinde son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar, Büyükkaya adı verilen bu mevkide başkentin ortak malı durumundaki tahıl rezervlerinin depolandığını ortaya koydu.

Su ve Tahıl Depoları

Arkeoloji biliminin gelişimine paralel olarak arkeologların soruları da değişime uğrar. Bu değişim, Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün bir asırdır devam ettiği Hattuşa kazılarının son yıllarında da izlenebilir. Hitit başkentinin araştırma tarihçesi içinde saray, resmi yapılar ve tapmakların incelenmesi daima ön sırada yer almıştı. Son dönem kazılarında ise çalışmaların ağırlık noktasını Hititlerin kent ekonomisi ve günlük ihtiyaçların karşılanmasına yönelik önlemlerinin incelenmesi oluşturdu. Bu ne anlama geliyor?

Orta Anadolu’nun bütün toplumlarında olduğu gibi Hititlerin de temel gıda maddesi tahıl ve tahıl ürünleriydi. Tarıma bağlı ekonomide düşük haşatın ciddi sorunlara yol açabileceği biliniyor. Hititlerin bu sorunla başa çıkabilmek için aldıkları önlem, havasız ortamda tahılın onlarca yıl bozulmadan muhafaza edilebildiği yeraltı silolarının kazılmasıyla ortaya çıkarıldı. Yangın geçirdiği için kömürleşmiş halde günümüze ulaşan yüzlerce ton tahılın bulunduğu silo sistemleri, son yıllarda yapılan kazılarda keşfedildi. Hititler bu ambarlarda on binlerce kişinin ihtiyacım karşılayabilecek miktarda tahıl depolamışlardı. Tahıl, toprağa kazılan çukurlar ya da yeraltı yapılarına doldurulup üstüne saman, en üste de toprak örtülüyor ve hava alması önleniyordu. Böylece onlarca yıl bozulmadan saklanabildiği için de ülkenin herhangi bir yerinde oluşabilecek kıtlığa kralın müdahale etmesi mümkün oluyordu. Bu erzakın kralın gücüne temel oluşturduğuna ve burada devlet hazinesinin bir kısmıyla karşı karşıya olduğumuza hiç şüphe yok.

Anadolu’nun kurak ikliminde tahıl kadar su rezervlerinin de önemi büyük. Hititler yerleşim alanındaki çok sayıdaki kaynağı kullanıyor ama yine de kurak aylar için su depoluyorlardı. Kentin en yüksek kesimindeki yan yana beş su havuzu büyük bir depolama kapasitesine sahipti (Güney Havuzlar). Derinlikleri sekiz metreyi bulan bu göletler büyük olasılıkla Büyükkale’nin güneyindeki Çifte Havuzlar gibi kentin kısmen dışından, pişmiş toprak künklerle getirilen suyla besleniyordu. Hititlerin büyük havuzlar yerine daha küçük boyutlu ve yan yana havuzlar yapmış olmalarının nedeni büyük olasılıkla riski azaltmaktı: Kirlenme ya da yıkılma halinde suyun tümü elden gitmeyecekti.

Son yıllarda kentin dünyevi gereksinimlerine yönelik araştırmalarda önemli bir adım Yukarı Şehir’in yalnız dini işlevli olduğu ve bu alanın kentin yıkılışından yalnızca 100 yıl kadar önce şehre dahil edildiği tezlerini sınamaktı. Bunun için 2002 yılından itibaren Sarıkale denilen kayalığın önündeki geniş düzlükte kazı çalışmaları yapıldı. Burada Hitit dönemindeki ilk yerleşimin sanıldığından çok daha önce, İÖ 16. yüzyıl sonları ile İÖ 15. başlarında olduğu anlaşıldı. İlk yerleşim, askeri işlevli olduğu izlenimi veren, birbirinin aynı, kare planlı iki yapı ile belgelendi. Bir üçüncüsünün de olabileceğini gösteren ipuçları ele geçti. Bu yapılar Hitit mimarlığından bilinen hiçbir plana ve yapı tekniğine uymuyor. Ve yıllar süren araştırmaya rağmen dönem hakkında kısıtlı bilgimizin altını çiziyor. Daha sonra burada bir işlev değişikliği izlendi ve yoğun atölye faaliyetlerinin hâkim olduğu anlaşıldı. Alanda ayrıca, İÖ 14. yüzyıla tarihlenen, en son evreye ait yamaca oturtulmuş yapılar konut özelliği taşıyor. Ortaya çıkarılan çok odalı evin bir odasındaki kireç taban, banyo küveti ve bacalı ocak burada belirli bir refahın göstergesi olarak algılanabilir.

Tahıl Depoları

Hattuşa’da son kazı mevsimlerinin getirdiği yeniliklerden biri Hititlerin tahıl depolama yöntemlerinin anlaşılması oldu. . Büyükkaya üzerinde kazılan 11 silonun en büyüğü yaklaşık 400 metreküp kapasiteliydi ve yalnızca bu depo içindeki tahıl, yaklaşık 1400 kişinin bir yıllık ihtiyacını karşılayabilirdi. Hattuşa’daki bu depoların büyüklüğü ve sayısı başkentin ihtiyacı olan tahılın burada topluca depolandığını gösterdi. Derinlikleri iki metreyi geçen, tabanları taş döşeli bulunan bu büyük boyutlu “çukur”ların dibi, kalın bir saman tabakası ile örtülüyordu.Samanın üzerine konan tahıl yükseldikçe, kenarlar da saman ile kaplanıyor, depolama yöntemlerinin anlaşılması en üste de yine önce bir tabaka saman, bunun üzerine kalın bir tabaka toprak örtülüyordu. Bu yöntemle tahılı bir, hatta birkaç yıl saklamak mümkün. Saman tabakaları bir yandan rutubeti önlerken bir yandan da farelerin ürüne ulaşmalarını zorlaştırıyor. Toprak tabakası ise ürünün hava almasını, dolayısıyla da çürümesini önlüyor. Aynı yöntemi, kısa süre öncesine kadar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde, ailelerin kendi ihtiyaçları kadar tahılı (gelecek yılın tohumluğu da dahil olmak üzere) muhafaza etmek için uyguladıklarını biliyoruz.

Boğazköy’ün yüksek kayalıklarının her birinin üzerinde bulduğumuz, hepsi harç kullanılmadan, kenarlarındaki kıvrımlarla birbirine kenetlenen büyük taşlardan yapılmış o muhteşem binaları anlatmaya zaman yetmez. Kalan binaların çoğu Sarı Kaya (Sarı Kale) üzerinde. En heyecan verici yükseklikte ve geniş manzarası olan ise Yenice Kale (Yenice -kale). Ambar Kayası’nda (Ambarlıkaya) kayaya oyulmuş, şimdi çobanların kullandığı birçok bölme var. Tuhaf Kaya’nın (Mihraplıkaya) bir kenarındaki büyük niş, sanki dev bir heykel için oyulmuş. Daha küçük bir başka kaya ikiye ayrılmış (Kesikkaya) ve üzerine baştan başa eski çiğ damlalarının açtığına benzer küçük oyuklar açılmış. Bir kenarda tıpkı Frigya’daki Kibele nişlerine benzer biçimde oyulmuş üç basamaklı bir yer var. Daha ötede alçak ve yassı bir kaya olan Kız Kayası’nı (Kızlar Kaya) görülür. Bu kayaya neden bu adın verildiği bilinmiyor.

Bulamadığımız daha neler var, neleri bilmiyoruz ya da yanlış biliyoruz sorularının cevapları aranmaya devam ediyor. Örneğin Hattuşa’da sivil halkın yaşadığı bölgeler hakkındaki bilgilerimiz hâlâ çok azdır. Gerçi Aşağı Şehir’de Büyük Tapmak çevresinde yaklaşık 100×200 metrelik bir alanda konutlar kazılarak gün ışına çıkarıldı, ama burada gerçekten sivil halkın mı, yoksa rahipler, tapmak çalışanları gibi özel konuma sahip kişilerin mi yaşadığı henüz bilinmiyor. Sivil halkın oturduğu henüz kazılmamış büyük alanlar olmalıydı. Atölyeler neredeydi ve atölyelerde neler üretiliyordu? Tüccarların oturduğu ve mallarını depoladıkları bölgeler var mıydı? Çiftçilerin tümü şehir dışında mı oturuyordu; yoksa Mezopotamya’daki gibi şehir içinde oturup yakınlarda tarlaları olan tarıma bağlı bir topluluk var mıydı? Şehrin korunması için gerekli askerler nereye yerleşmişlerdi? Hitit metinlerinde sözü geçen kraliyet ordusuna ait yüzlerce savaş arabası için gerekli atların ahırları ve son olarak mezarlıklar neredeydi? Hititlerin ölülerini şehir dışına gömdüklerini biliyoruz. Yoğun aramalara karşın şimdilik yalnızca yüze yakın ölünün gömüldüğü küçük bir mezarlık bulunabildi. Bu mezarlıkta ölülerin çoğu yakılmış, külleri çömleklere doldurularak gömülmüştür; bir kısmı da basit toprak mezarlardır. Bu mezarlık birkaç yüzyıl boyunca kullanılmış olup, büyük olasılıkla belli bir sülalenin ya da bir tapınağın rahiplerinin gömüldüğü özel bir mezarlık alanı olmalıdır. Basit bir hesap Hattuşa’da çok daha fazla sayıda mezar olması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Hattuşa yaklaşık 400 yıl boyunca imparatorluğun başkentiydi. Ortalama nüfusun en alt sınırı olarak 5 bin kişi alındığında ve bir nesil için 20-25 yıl kabul edildiğinde, Hattuşa’da yaklaşık 80-100 bin kişinin ölmüş olması gerekir. Hattuşa dışında da Anadolu’nun hiç bir yerinde bugüne kadar imparatorluk dönemi mezarlığına rastlanılmamış olması dikkat çekicidir. Hattuşa’da hüküm sürmüş, adları bilinen 27 Hitit büyük kralının hiç birinin mezarının halen bulunamamış olduğunun da altı çizilmelidir.

YAZILI KAYA

Boğazköy Hititleri’nin asıl tapınağının, kentin 2 kilometre doğusuna düşen Resimli Kayalar (Yazılıkaya) denilen yerde bulunduğu düşünülüyor. Vadinin 150 metre yukarısında, dış görünüşleriyle birçoklarından hiç farklı olmayan ama her iki yüzlerinde de dikkate değer resimlerin yer aldığı iki galerisiyle diğerlerinden ayrılan bir kaya grubu ile karşılaşıyoruz. Galeriler arasında bugün bir bağlantı yok.

İki galeriden daha küçüğünün (B Galerisi) bir tarafında başlarında Frig tarzı başlıklar, ayaklarına kıvrık burunlu pabuçlar giymiş, omuzlarında orak taşıyan 12 figür var. Bunların karşısında ise bildiğimiz sivri bir külah giymiş, yuvarlak küpeler takmış, başı insan başı ama gövdesi aslanlardan oluşan garip bir figür var; çeneleri ileri uzanmış iki yarım aslanın omuzları, ve bunların altında da başları aşağıda iki aslan daha bacakları oluşturmuş. Asya’nın toprak tanrıçası Kibele’nin daima aslanlar ile birlikte temsil edildiğini biliyoruz. Bu resimlerin Kibele tapınımıyla bağlantılı olması muhtemel; üstelik oraklı adamlar da bu olasılığı kuvvetlendiriyor. Ayrıca, bu garip aslan bedenli tanrıçanın hemen ötesinde çok daha iyi bir işçilikle işlenmiş bir grup var ki, bunlar bir rahip ve bir kral, ya da başka bir tanrı ile bir kral olabilir. Yaklaşık 1.80 metre boyundaki, Hitit külahı, Hitit pabuçları ve kılıcı olan tanrının kolu, Hitit resimlerinde sık gördüğümüz ucu kıvrık bir asa taşıyan ve yassı bir başlık ile uzun bir cüppe giymiş daha küçük bir figürün boynuna doğru uzanmış, onu sarıyor. Boyu 27 metreden uzun üstü açık büyük galeride (A Galerisi) Hititler, bu yerin sahip olduğu bütün doğal avantajları kullanarak sanatı ve işçiliği birleştirmişler. Zeminde pek çok yerde kaya sadece tesviye edilmiş, bazı yerlerde ise buna öylesine ustalıkla uyan bir döşeme kullanılmış ki, zeminin tamamı doğal kaya gibi görünüyor. Burada, duvarlarda, 67 kadar kabartma figür yer alıyor. Galerinin girişinden karşıdaki kapalı ucuna doğru ilerleyen figürlerin çoğu panoların içinde ve girişte daha ufak iken ortaya doğru yavaş yavaş büyüyor ve tam ortada iki alay karşı karşıya geliyor. Kanımca figürlerin bu şekilde büyümesi Hititlerin perspektif anlayışından değil, figürlerin öneminden ileri geliyor. Bu figürlerin işçiliğinde ya sanatta farklı dönemlerin etkisi ya da bunları yapanların ustalık derecelerinden kaynaklanan büyük farklılıklar gözleniyor.

Burada, küçük galerideki oraklı figürler dizi halinde. Bunlardan başka bazı semboller ve hanedan armaları var ve figür sırasının başına doğru gelindikçe figürler ya iki dağın üzerinde, ya çift başlı kartalın üzerinde ya da esirlerin enselerinin üzerinde duruyorlar. Bazılarında, antik paralarda olduğu gibi giyenin şehri temsil ettiğini gösteren dilimli taçlar görüyoruz. Figürlerin bazıları pilili etekler ve düz bluzlar giymiş; biri ise altında uzun bir kuyruğu olan bir üst etek giymiş. Birkaçının başında küçük yassı başlık, çoğunda ise yüksek, sivri Frig külahı var. Bazılarının elinde çiçekler, ama hemen hemen hepsinde ya bilezik, ya küpe gibi mücevherler var; ancak Asur figürlerinin aksine giysilerinde çok az işleme görülüyor. Çoğunun başlıklarında ya da bir yerlerinde bir boynuz var. Bu figürlerde Kilikya Hitit kabartmalarında görülen çok iri burun ve anlamsız ifade yok. Aksine yüz hatları bir hayli zekâ ve gelişmişlik yansıtıyor.

Girince şöyle karşıya doğru bakarken sol kanadı tamamen erkek tanrılara ayrılmıştır(sadece Ninatta ve Kulitta denen tanrıçalar hariç. Her nedense bu iki tanrıça burada yer almış.Tam karşına gelen bölüm ise en önemli tanrı ve tanrıçaların bulunduğu bölüm. Bir nevi tanrı ve tanrıçalar tam ortada buluşuyorlar. Fırtına tanrısı Teshup var örneğin, şöyle bütün haşmetiyle iki dağ tanrısının omuzlarına birer ayağını koymuş olarak durmakta. Hemen karşısında da güneş tanrıçası Hebat; haşmet açısından hiç de Teshup’dan aşağı kalmamakta. Onun arkasında da oğulları Sharruma dikiliyor. Herhalde baş tanrı ve tanrıçanın oğlu olduğu için kadınlar bölümünde temsil edilmeye hak kazanmış sanki. Hem Hebat, hem de Sharruma vahşi birer hayvan’ın (puma gibi, kaplan gibi) sırtındalar. Sharruma’nın hemen arkasında da kızkardeşi Alanzu ve onun arkasında da Teshub’un torunu olduğu tahmin edilen bir hanım var. Bütün bu en önemli tanrı ve tanrıçalardan sonra dipten başlayarak sağ kanatta hep çeşitli tanrıçalar sıralanmış. Kimileri çok silik ve ne tanrıçası oldukları belli değil. Tanrıçaların bitiminde ise birdenbire karşına büyük bir kabartma ile Hitit Kralı IV Tudhaliya çıkıverir. Buraya son şeklini kendisi vermiş olduğu için büyükçe bir kabartmasını da eklemeyi ihmal etmemiş. Neyse ki duruşu tamamen saygı ifadesiyle dolu ve sanki karşısındaki tanrı ve tanrıçalara vazifesini tam olarak bitirmiş bir kişi görüntüsü vermekte. İkinci bölüm ise (B diyelim kitapta olduğu gibi) güneş açısından çok dikkat ettiğimiz bir yer. Dar bir aralıktan giriliyor ve daha girişte karışık yaratıklara(griffon) selam vererek geçiyorsun.Bekçilik görevi mi yapıyorlar nedir?).Sonra devam ederek esas güzel kabartmaların bulunduğu yere geliyorsun. Burada dikkatini çekecek üç tane kabartma var. Karşı duvarda Tanrı Sharruma sol koluyla Kral IV Tudhaliya’yı şöyle kucaklar vaziyette. Sanki koruması altına almış gibi. Gene aynı duvarda da büyüüük bir kılıç tanrı kabartması var. Yeraltı dünyasının Tanrısı Nergal. Kulağında küpesi olduğuna aldırma.Aslanlar tepetaklak olmuşlar vücuduna yapışık vaziyette. Sanki “Sanki en büyük sensin biz senin yanında yerlerde sürünürüz “ der gibiler. Yani büyük hâkimiyet kurmuş onların üstünde Nergal.

HİTİT BARAJI

Alacahöyük antik kentinde 3 bin 250 yıl önce inşa ettikleri Hitit Barajı, 5 yıldır devam eden restorasyon çalışmaları sonunda yeniden açıldı. Bölgede sulu tarımı canlandıracak baraj, 32 asır sonra tekrar aynı amaçla kullanılan dünyadaki tek baraj’ olarak tarihe geçti. Hititlerin bundan 3 bin 246 yıl önce Alacahöyük antik kentinde inşa ettikleri tarihi baraj, yapılan kazı çalışmalarının ardından tekrar işlevsel hale getirildi. Bölgede sulu tarımı canlandıracak baraj, “inşasından 32 asır sonra tekrar aynı amaçla kullanılan dünyadaki tek baraj” olarak kayıtlara geçti. Anadolu’nun en eski barajı, Yüksel İnşaat sponsorluğunda 5 yıldır devam eden restorasyon sonunda yeniden hayat buldu. Çorum’un 45 kilometre güneyindeki Alacahöyük’te, Tanrıça Hepat’a ithaf edilen baraj, 2002 yılına kadar bataklık olarak biliniyordu.

Arkeologların bataklık alanda bir kazıya başlamasıyla ortaya çıkan tarihi baraj, Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu’nun başkanlığındaki kazı ekibinin çalışmaları ile gün yüzüne çıkarıldı. Yapılan çalışmalarda baraj içinden arkeologlar ve köylülerin yardımıyla 2.5 milyon metreküp çamur çıkarıldı. Hititlerin sulama ve içme suyu amacıyla kullanılan Hitit Barajı, binlerce yıl sonra tekrar su toplamaya başlayarak eski canlılığına kavuşturuldu.

Baraj Anadolu’daki kuraklık sonrası Hitit Kralı IV. Tuthalia tarafından inşa edilen 10 barajdan bugüne dek ulaşabilen tek barajdır. Alacahöyük’teki barajın kaynak suyu gövdesinden çıktığı için günümüze kadar akmaya devam etmiştir.Taş ve kil kullanılarak yapılan barajın bugünkü inşa tekniklerine çok benzer bir yöntemle yapılmıştır.. Hititler döneminde baraj içme ve sulama suyu olarak kullanılmıştır. “Antik çağda, bu barajdan içme suyu olarak kullanılacak su, bir havuzda toplanmış. Havuzdan da filtrelerle temizlenip arıtıldıktan sonra, 2 kilometre uzaklıktaki kent merkezine götürülmüştür.Şu anda yaklaşık 15 bin metreküp suyun barajda bulunuyor.Bu su bölge halkının tarım arazilerinde kullanmaya başlanmıştır.

Dünya bunları Hititlerden öğrendi

1-İlk kez Anadolu birliğini sağladılar .Diğer kavimlerle birleşerek süper bir devlet haline geldiler.

2-II. Murşili (M O 1345 -1315) kendi koyduğu kurallar ve devlet yaşamının yıllık akısına kadar tuttuğu kayıtlarla ,tarih yazımı geleneğini başlattı.

3-Kadeş Antlaşması, tarihîn ilk yazılı barış antlaşmasıydı,

4-Şerefe kadeh, Anadolu’da ilk kez Hîtitlerde kaldırıldı»

5-Konfeksiyon sektörü Hititlerle doğdu, Osmanlı’nın tımar sisteminin benzeri Hititlerde de vardı.

6-Uzun kamış, kaval ile flütün kökeni de Hititlerdi.

7-Soyunan kadın tasviri ilk kez Hititlerde görüldü,

8-Tahıl depolama sistemi ilk kez Hititlerde planlandı. Bu depo 25,000 kişiyi doyuracak kapasitedeydi,

9-Hititler, devlet mallarının envanterini tutarlar ve kayda geçirirlerdi, Devlet hazinesinden alınan ve verilen malzemeler için makbuz kullanılırdı. Bu uygulama da dünyada ilkti .

10-Hukukta ilk tazminat uygulaması başlatıldı.

Hitit Kralları Listesi

Eski Krallık

I. Hattuşili M.Ö. 1660-1630

I.Murşiİi M.Ö. 1630-1600

I. Hantili M.Ö. 1600-1570

I. Zidanta M.Ö. 1570-1560

Ammuna ..M.Ö. 1560-1540

I. Huzziya ……M.Ö. 1540-1535

Telipinu …M.Ö. 1535-1510

Alluvamna M.Ö. 1510-1500

I. Hantili M.Ö. 1500-1490

II. Zidanta M.Ö. 1490-1480

II.Huzziya M.Ö. 1480-1460

Büyük Krallık

II. Tuthaliya M.Ö. 1460-1440

Arnuvanda M.Ö. 1440-1420

Hattuşili M.Ö. 1420-1400

III. Tuthaliya . M.Ö. 1400-1380

Şuppiluliuma M.Ö. 1380-1345

II. Arnuvanda M.Ö. 1346-1345

II. Murşili M.Ö. 1345-1315

Muvataili M.Ö. 1315-1282

III. Murşili M.Ö. 1282-1275

lll.Hattuşili M.Ö. 1275-1250

IV. Tuthaliya M.Ö. 1250-1220

III. Arnuvanda M.Ö. 1220-1200

II. Şuppiluliuma M.Ö. 1200-1190

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

No comments yet.

Leave a Comment

Remember to play nicely folks, nobody likes a troll.