The Blog

Osmanlı Sarayında Günlük Yaşam

 

Sessiz, loş avlularıyla Topkapı Sarayı, tarih ve belli belirsiz küf kokan yüksek tavanlı salonla­rıyla Dolmabahçe Sarayı, günümüzün 15 milyonluk İstanbul’unda gündelik koşuşturmaların uzağında, sonsuza dek demir atmış gemiler gibi demleniyorlar şimdi. Ne bir zamanlar Doğu üzerine rivayet edilmiş olan gizemli öykülerin baş meka olan Harem daire­lerinde Çerkez cariyelerin ayak sesleri, ne de avlula­rında biniş kafilelerinden yayılan nal sesleri yankıla­nıyor. Bu dev kentin modern sinir uçlarıyla birbirine bağlanan dokusunda saraylar artık yalnızca eski bir saltanat tarzının anıtsal simgeleri.

Bilmediğimiz bir dünyanın gündelik hayat ayrıntıları bazen bir sergide, bazen bir müzede karşımıza çıkıp, birikmiş sırları kulağımıza fısılIdayıverir. Çin işi bir porselen, atlas bir kaftan, zümrüt bezeli bir beşik... Eski bir ihtişamın bize kadar ulaşan aynaları. Yansıtıkları yalnızca ihtişam değil; törenleri ve kuralla­rıyla o günün gereksinimlerine uygun olarak belir­lenmiş ve bugünden çok farklı bir yaşam tarzıdır.

Topkapı Sarayı: 5 bin nüfuslu bir kale-saray

Osmanlı sarayında gündelik hayat, Roma’dan ve Bi­zans’tan devralman, İslamiyet’in gerekleriyle bütüleştirilmiş, saray merkezli devlet yönetimi gelene­ğinin sayısız ayrıntısıyla örülüdür. Özellikle klasik dönem sayılan 16. ve 17. yüzyıllarda bir dünya kenti niteliğine ulaşan İstanbul’da saray yaşamı, bir yan­dan Harem’in gizeminde, bir yandan da Osmanlı sa­rayının ihtişamlı olmakla birlikte kişisel gösterişi sı­nırlandıran düzenlemelerinde ete kemiğe bürünür.

Edirne Sarayı ile birlikte 19. yüzyıla kadar haneda­nın esas mekanı olan Topkapı Sarayı‘nda yaşam, aris­tokrasinin malikanesini kendisine örnek alan Fransız sarayı ile karşılaştırıldığında köklü farklılıklar içerir. Soylular sınıfının saray hayatının bir parçası olduğu, başkente bir gün uzaklıktaki Fransız sarayının şata­fatlı iktidarının tersine, Osmanlı sarayı, Birun (dış teşkilat) yapılarıyla kentin çarşı ve mahalle doku­suna her an temas eden, ancak bu dokudan yüksek surlarla ayrılan bir devlet gücünü temsil eder. Güç işareti olan yüksek duvarların arkasında saray, 5 bin nüfuslu bir kent gibi işler. Sultanın resmi ve özel ikametgahları olan Enderun ve Harem dairelerinde, yani büyük hanede, sultanın en geniş ailesi sayılabi­lecek olan 1000 kişi yaşar.

Cülus törenleri, kılıç alayları..,

Osmanlı hanedanı, Aksaray Yeniçeri odalarından, Kapalıçarşı‘ya ve Bab-ı Ali’ye uzanan sınırların için­de; cuma namazlarının kılındığı Selâtin Camilerinin, Divanyolu ve Atmeydanı gibi tören yerlerinin bulun­duğu bir dış gündelik yaşam alanına sahipti. Kentten Sur-u Sultani ve Bab-ı Hümayun ile ayrılan ama At­meydanı ve Divanyolu ile ona hemen yeniden bağla­nan Osmanlı sarayındaki kılıç, giysi, biniş takımı gibi sayısız değerli eşya, bu geçitler boyunca gerçekleş­tirilen törenlerin öğeleridir. Osmanlı‘da sultanın ki­şiliğine bir kutsallık atfedilmemiş olmasına karşın, Osmanlı hanedanının kendisi kutsal bir nitelik taşır. Sultanın halka düzenli aralarla göründüğü nizamı korumayı amaçlayan törenler, kullanılan değerli simgesel eşyalar, onun mülkün ve İslamiyet’in ko­ruyucusu olma niteliklerinin altını çizer. Bu simge­sel eşyalar arasında tören ve kabullerde kuşanılan, kabzaları ve kınları gösterişli biçimde altın, gümüş, zümrüt, yakut ve elmaslarla süslü kılıçlar, yatağan ve hançerler bulunur. Cuma namazları, “cülus” kut­lamaları, kılıç törenleri, baklava alayları dış günde­lik yaşam alanında gerçekleşir ve sarayın kentle olan ilişkisini oluşturur.

Osmanlı padişahları için her cuma günü büyük cami­lerden birisine giderek cuma namazını cemaatle bir­likte kılmak dince farzdı. Üstelik bu dini-resmi tö­renler padişahların “İslam halifesi” kimliklerinin de gereğiydi. Padişahın saraydan camiye giden yolun iki yanını dolduran halkın nabzını tutmasını, gücünü ve ululuğunu her hafta sergilemesini sağlayan törenler, zamanla daha da şatafatlı hale geldi. Ayrıntıları ka­nunla belirlenen bir programla yapılan cuma tören­leri, cuma günü kuşlukla öğlen arasında padişahın o gün hangi camiye gideceğini gösteren bir “sırık alayı” ile başlıyordu. Bab-ı Hümayun’dan çıkarak yol kena­rına dizilen yeniçerilerin arasından “Padişahım çok yaşa!” sesleriyle geçen saltanat kafilesi, düzeni hiç bozmayarak ilerlerdi. Kalabalık kafileyi önceleri at üstünde, daha sonraları arabadan halkı ara ara se­lamlayan padişah izlerdi.

En önemli törenlerden biri, 1481′de ilk olarak II. Be­yazıt için ve 1918′de son olarak Vahdeddin için ger­çekleştirilen, 350 yıllık bu süreçte protokolü pek az değişikliğe uğramış “cülus” (tahta çıkma) törenle­ridir. Eski padişahın buyruk ve atamaları ölümüyle birlikte geçersiz kaldığından, cülus törenlerinin ek­siksiz biçimde gerçekleştirilmesi devletin devamlılı­ğının güvencesiydi.

Ölen padişahın giysi ve eşyaları bohçalar içine konur, adı üzerine yazılarak sarayın hazinesinde saklanırdı. Bugün Topkapı Sarayı‘nın giyim-kuşam koleksiyonu, dış kaftan, çorap, maşlah, şalvar, tılsımlı gömlek, cüppe, harmani gibi sultan giysilerinden oluşan 1500′ü aşkın eşyayı kapsıyor. Saray bünyesinde ku­rulmuş olan hassa atölyelerinde üretilen kemha, kadife, çatma, diba, atlas, tafta, çuha gibi kumaş­lardan yapılan giysilere ek olarak Osmanlı sultanla­rı Batının ünlü dokuma merkezlerinden gelmiş, ya da Hint, İran, Mısır kökenli ipekli ve pamuklulardan oluşan zengin bir giysi koleksiyonuna sahiptiler.

Cülus kutlamalarının bölümleri arasında, önceki padişahın ölümünün duyurulması, dua, biat, bahşiş dağıtımı, kılıç ve valide alayları bulunurdu. En gökemli bölüm Topkapı Sarayı’nın Babüssaade denilen iç kapısının önündeki revaklı alanda gerçekleştirilen cülus töreniydi. Yeni padişahın görkemli bir tören­le tahta çıkmasının ardından ölen padişahın cenaze alayı yapılır; bir gün sonra ise, yeni padişahın annesi valide alayı ile saraya getirilirdi. Padişah, eğer yaşı uygun ise, cülusu izleyen günlerde sakal bırakmaya başlardı. Sonraki haftanın uğurlu sayılan bir gün ve saatinde kılıç alayı düzenlenir, sultanın tahta çıktığı gün, her yıl bayram olarak kutlanırdı. 19. yüzyıldan itibaren törenler sırasında Boğaz içindeki yalıların saçaklarına karpuz fenerlerin asıldığı, Boğaz’da sal­lar üzerinde havai fişek, çarkıfelek, püskürtme ve çanak mehtapları ile ışıklı gösterilerin düzenlendiği, cülus donanmalarının gerçekleştirildiği biliniyor.

Tahta çıkan yeni padişahın gösterişli bir kortejle sa­raydan çıkıp Eyüp Sultan türbesinde kılıç kuşanması ve Fatih’in türbesini ziyaret etmesi yasalaşmış bir gelenekti. Kılıç alayları, yeni padişahın sarayın dı­şına ilk kez çıkıyor olması nedeniyle her zamankin­den daha canlı yapılırdı. Türbe ziyaretinin ardından, kutsal emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saadet daire­sinden getirtilen Hz. Muhammed, Hz. Ömer, Osman Gazi ya da Yavuz Sultan Selim’e ait kılıçlardan birisi şeyhülislam gibi dince önemli sayılan kişiler tarafın­dan padişahın kemerine bağlanırdı.

Yavuz Sultan Selim’in Suriye-Mısır seferinde ele geçrip İstanbul’a getirdiği kutsal emanetler, Has Oda’da altın ve gümüş çekmeceler içinde itinayla saklanı­yordu. Çünkü padişahların peygamber halifesi olduk­larının bu emanetler aracılığıyla kanıtlandığı düşü­nülüyordu. Ramazan ayının 12. günü Has Oda’nın gül sulan ile yıkanabilmesi amacıyla emanetler sadece 2 günlüğüne başka bir daireye götürülürlerdi. Padişah, 15. günde sabah namazını bu odada kılar, ardından saray meydanında toplanan yönetici ve din bilginle­rinden oluşan Hırka-i Saadet alayı alınırdı içeriye. Padişahın “Bürde-i Saadet” olarak anılan hırkanın bir yenini altın bir kap içindeki zemzemle sembolik olarak yıkamasının ardından hırkaya yüz sürülürdü. Devlet protokolü ayrıldıktan sonra Harem dairesin­deki kadınlar başta valide sultan olmak üzere Has Oda’ya gelir ve padişahın önünde Hırka-i Saadeti zi­yaret ederlerdi. Dini bayramlarda arife alayı ve bay­ram alayı gibi adetlerin yanı sıra, cülus töreni pro­tokolüyle el, ayak, etek öpme törenleri düzenlenir; sadrazam ve şeyhülislam da dahil olmak üzere tüm devlet ileri gelenleri padişaha saygılarını bu yolla gösterirlerdi.

Sultanın resmî ve özel ikametgahı: Enderun ve Harem

Sarayın sultan merkezli gündelik yaşamının en belir­ginleştiği alanlar Enderun ve Haremdi. Bir padişahın ölümü ya da tahttan indirilmesi Enderun ve Harem dairelerinde geniş kadro değişikliklerine neden olur­du. Bunun gibi sadrazam ya da içoğlarının bir anlık gafleti yaşamını köklü biçimde değiştirebilirdi.

Osmanlı‘da bir soylular sınıfı yoktu; o nedenle saray­da hanedan ve soyluluk mensuplarının sayısız ziya­fetlerinin, balolarının, düğün ve konserlerin aktığı bir iç gündelik yaşam mevcut değildi. Devlet bü­rokrasisine eleman yetiştiren Enderun mektebinin padişahın selamlık dairesi olan Enderun avlusunda faaliyet göstermesi, bu okulda yetişenlerin içoğlanı olarak sultanın gündelik hizmetlerini yerine getir­meleri ve 700 kişilik nüfusuyla Harem, Osmanlı saray yaşamının en özgün yanlarıydı.

İçoğlanları, bir yandan beyefendi gibi yetiştirilir, bir yandan da sultanın sofrasını kurma, yemek kabının kapağını açma, giydirme, şerbetini hazırlama, tınaklarını kesme, sarığını koruma, ata binerken diz­ginlerini tutma gibi günlük hizmetleri üstlenirlerdi. Enderun teşkilatının dağıtıldığı 1832′ye kadar içoğlanları Topkapı Sarayı‘nın bahçelerinde cirit, lobut, savaş oyunları, tomak, top oyunları, yarışmalar yo­luyla sultanları da eğlendirdiler.

Bamyacılar-lahanacılar adı altında düzenlenen ci­rit karşılaşmaları, kökeni Çelebi Mehmed’in Amasya Valiliği’ne kadar uzanan bir saray geleneğiydi. Bini­cilik, kılıç kuşanma, cirit gibi oyunlarda ustalaşan içoğlanları arasından beş-on gün süren savaş oyun­larını başarıyla tamamlayanlar, birer atla ödüllen­diriliyordu. Sultan, içoğlanlarını tek tek tanır, bun­lardan Enderun mektebinin en üst aşamasına gelen ve sultanla birlikte olmaya hak kazanan 40 adet ağa, sultanın özel avlusu olan Sofa-i Hümayun taş­lığı ve Has Oda’nın bakımından sorumlu tutulurdu. Enderun’da sultanlara ait en önemli oda olan Has Oda ise onların saray selamlığındaki özel ikametga­hı idi. Sultan burada şehzadeleri başta olmak üzere diğer Enderun ağaları ile görüşür, eğlenir, vezirlerini kabul eder, bazen de gecelerdi. Hazine ile Has Oda arasındaki avlu kenarında bulunan kiler ve hazine koğuşları, sultanın her türlü yemek ve ikram hizme­tini sağlıyordu.

Osmanlı sarayında yemek düzeni, uzun yüzyıllar bo­yunca çok az değişen kurallarla biçimlendi. II Bayezid’in, babası tarafından konulan “hükümdar tek ba­şına yemek yer” kuralına eklediği, yemek servisinin altın ve gümüş kaplarda yapılması şartı, daha sonra zehirlenme korkusu nedeniyle değiştirildi. Altın ve gümüşlerin yerini, zehiri desenlerindeki rengin de­ğişmesiyle göstereceği düşünülen seladon porselen takımlar aldı. Saray öğünleri de II. Bayezid tarafından belirlenmiş olan düzende sürüyordu. Sultanın ve saray halkının, sabah namazından sonra kahvaltı yapması; kuşlukta “mütegaddi” denilen gündüz yemeğini, güneş bat­madan sofradan kalkmak kaydıyla “müteaşşi” deni­len akşam yemeğini yemesi kuraldı. Öğün vakitleri Divan Meydanı’nda mehterhane çalınarak duyurulu­yordu. Hem Haremde, hem de Enderun’da ayrı birer kiler ve kiler örgütü olduğu için bir saat kadar süren yemek teşrifatı cariyeler ya da içoğlanları tarafıdan yapılıyordu.

Sultanların kahvaltı menüsü, has ekmek, sıcak süt, yağ, kaymak, bal, yumurta, türlü peynir ve reçel­ler, söğüş et ve börek çeşitleri, kahve ve şerbetten oluşurdu. Kuşlukta çinicibasıların hazırladığı yemek türleri, önce ahçıbaşılara tattırılır, her birinin ka­pakları mühürlenerek kilerci başı tarafından alınırdı. Sultanın yemek yiyeceği yere ağır sırma işli bir yay­gı, gümüş iskemle, gümüş tepsi, yumuşak minderli kısa sedir ve dizine sermesi için makrama yerleş­tirilir; tepsiye gümüş sahan altlıkları, mücevherli tuzluk, biberlik, tarçınlık, kristal limonluk, havyar, şurup ve şerbet kaseleri, pırlanta işli veya mercan saplı sedeften soğukluk kaşıkları, ince tülbentten el bezleri yerleştirilirdi. Her yemekte kaşık değiştirilir ve yemekler kollarında havlular taşıyan 55-60 içoğlanı tarafından belirli bir sırayla sofraya getirilirdi. Yemek takımları, gerek sarayın atölyelerinden, ge­rekse dışardan alman işleme sanatının en zengin öneklerinden oluşuyordu.

En az kırk b dakika süren yemekte rikabdar ağa sul­tanın arkasında yelpaze ile sinek kovar, kilercibaşı her kabın mührünü açıp önce tadar, yemekte hekim­başı hazır bulunurdu. Yemek sırasında kahramanlık öykülerinin anlatılmasına, cücelerin maskaralık yap­masına sıkça rastlanırdı. Özellikle akşamları Harem­de yemek yiyen III. Selim’in servisini cariyeler yapar, bu sırada hanendeler fasıl geçerlerdi.

Valide Sultanları, kadinefendileri, haseki, gözde, ikbal gibi sayısız cariyeleriyle Osmanlı sarayının en gizemli bölümünü oluşturan Haremfin gündelik ya­şamı, bütünüyle hanedanın sürekliliğini sağlamaya yönelikti. Oldukça katı bir hiyerarşinin bulunduğu Harem’in bazı bölümlerinde, I. Ahmet’ten sonra alı­nan bazı önlemlere karşın yaşamlarından çoğu kez emin olamayan şehzadeler ile Harem ağaları yaşar­dı. Tahta çıkan sultanın annesi cariye ve köle köken­li olsa da, bir tür ana kraliçe niteliği kazanıyordu. Bunun bir göstergesi valide sultan alayı adı verilen törenlerle sultanın annesinin Eski Saray’dan alınması ve Topkapı‘ya getirilmesiydi. Valide alayları, saray­da bir kadın için düzenlenen tek tören olma özelliği taşıyordu.

Programı tefrişat defterine girmiş törenler arasında olan beşik alayları ise Harem’de doğum gerçekleş­tiğinde yapılırdı. Doğan çocuk şehzade ise beş, sultansa üç kurban kesmek gelenek olmuştu. Şehzade doğumlarında kutlamalar, bununla sınırlı kalmıyor, Enderun kandillerle süsleniyor, içoğlanları müsamere düzenlerken, İstanbul’da donanma ve şenlikler yapılıyordu. Doğum yapan haseki ya da gözde de onurlandırılırdı. Sarayın Harem Dairesi’nde lohusa odası kurulur, cibinlik yakut, zümrüt, inci gibi de­ğerli taşlarla, nazar boncukları ve hamaillerle sülenir, atlastan yorgan serilirdi. Doğumdan beş gün sonra yapılan valide sultan beşik alayı ile ondan bir gün sonraki sadrazam beşik alaylarında, yeni doğan çocuk için hazırlanan altın ve gümüş kaplı beşikle, yorgan, sırmalı beşik örtüsü ve lohusa için hazırla­nan hediyeler Eski Saray’dan törenle Topkapı‘ya geti­rilirdi. Renk renk giysiler, yemeniler, çiçek bahçeleri ve şekerleme kutuları ile çok canlı bir görüntü veren beşik alayından sonra devlet ricalinin eşleri valide sultanı ve hasekiyi ziyaret ederlerdi.

Sultanların bayram, selamlık ve arz günleri dışında sık sık av, dinlenme amacıyla biniş denilen geziler yaptıkları; bu amaçla yapılmış köşk, kasır ve bahçe­leri ziyarete gittikleri bilinir. Özellikle 50 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra tahta çıkan III. Osman gibi padişahların sık sık tebdil gezmeleri masallara bile konu olmuştur. Gerek bu geziler, gerekse sultanların Enderun ve Harem ahalisiyle birlikte her yaz, muh­telif semtlerdeki saray, kasır ve köşklere birkaç gün ya da aylarca gitmeleri olağandı.

Resmi törenler gibi şatafatlı olmayan bu tür gezi­ler, daha duyurulmadan, araba ya da kayıklarla ger­çekleştirilirdi. Lale Devri’nde (1718-1730) özellikle yaygınlaşan geziler, 19. yüzyılın ortalarına kadar, Harem için de düzenlendi. Sultanefendilerin, kadın efendilerin, ikbal ve kalfaların tümünün katılması mümkün olmadığından, ilkbahar, yaz aylarında cuma günleri yapılan günübirlik gezilere gruplar halinde gidilirdi. Hasbahçe ve mesire ziyaretleri öncesinde, Harem halkının halvet denilen saray bahçesine çıkıp hava almasında olduğu gibi, önceden önlem alınır, sıradan kadınların sokağa çıkması hoş karşılanmazken Harem’e tanınan bu ayrıcalık için her seferinde buyruk çıkartılarak, sanki pek onaylanmıyormuş ha­vası verilmeye çalışılırdı.

Lale Devri’nde mesire yerlerinde çadır kurma adeti yaygınlaştı. Oba denilen büyük çadırın süslemesinde nakışlı çergeler, halvet sokağı denilen perdeler, ça­dır tozluğu, yastık, minder, perde gibi eşyalar kul­lanılıyordu. Başkatibe tarafından bir gün önce gruplara bölünen Harem ahalisi, valide sultanın giysileri denetlemesinin ardından mahfazalı suluklarım, ka­dife kaplı üzeri armalı gümüş çantalarım Haremağalarına verip arabalarla mesire yerine giderlerdi. Eğ­lence, bazen kafes arkasından ortaoyunu ya da araba içinden çayır güreşi seyredilmesi, uzaktan fasıl din­lenmesi ile sona ererdi.

1703′den sonraki modernleşme döneminde değişen saray yaşamının bir ifadesi de Boğaz kıyılarına, önce Beşiktaş ve Çırağan, ardından da Dolmabahçe saray­larına taşınılması oldu. Sultan Abdülmecid’in Tanzi­mat düzeni ile birlikte Beşiktaş Sarayı‘nın yerine ya­pılan Dolmabahçe Sarayı (1855), anıtsal mimarisi ve dış cephe süslemeleriyle Topkapı Sarayı‘ndan önemli farklar gösteriyordu. Gündelik yaşam, toplumun ta­mamında olduğu gibi sarayda da biraz daha kişisel ve dindışı özellikler kazanmaya başlamıştı. Yeniçeri ocağı, Enderun okulu gibi geleneksel öğeler çoktan tarihe gömülmüş, Saray, Boğaziçi yalı kültürüyle daha fazla bütünleşmişti. Devlet işleri ise önemli öçüde Bab-ı Ali’ye kaydırıldı. Yeni sarayda protokolün merkezi, avlular değil, artık oda ve salonlardı. Yüyıllar boyunca Harem’de kapalı tutulan şehzadele­re bağımsızlık verildi, sahilsaray türünün özgün bir örneği olan bu anıtsal yapıyla hanedan, saltanatının sonuna yaklaşsa da, toplumun zirvesindeki konu­munu açıkça vurgulamış oluyordu.

Tags: , , , , ,

No comments yet.

Leave a Comment

Remember to play nicely folks, nobody likes a troll.