The Blog

Osmanlı'da Kadın Olmak

300 YIL ÖNCESİNDE A’DAN Z’YE KADIN

SÖZLÜKLER “kadın”ı “dişi cinsiyeti! insan; insanı do­ğuran”, “evlenmiş kız”, “eskiden ‘bayan’ anlamına kullanılan bir unvan” vb. bi­çimlerde tanımlıyorlar. Şu “bayan” sözcüğünü, neden­dir bilmem, oldum olası sevmemiş, benimsememişimdir, “hanım” dururken, “kadın” dururken, “hanımefen­di” dururken… Her neyse… Konumuz “Türk kadını”, “bizim kadınımız”… Ama, 300 yıl önceki, zaman zaman da daha önceki Türk kadını, “doğumu, yetişmesi, evlenmesi, ay­rıntılarıyla yaşamı…” Yani, elden geldiğin­ce A’dan Z’ye 300 yıl önceki kadınımız, kadınlarımız…

DOĞUM GELENEKLERİ

300 yıl önceki yaşantımızı, gelenekleri­mizi anlatan belgelere göre, o zamanlar doğum ve lohusalıkla ilgili günümüze göre “garip” ve efsaneye dayalı birtakım gele­nek ve görenekler vardı. Doğum, genellikle bu işi ya annelerinden ya da kendiliklerin­den öğrenen “mahalle ebeleri” tarafından yapılırdı. Bu durum, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da uzun zaman sürdü gitti. Eşi, ebe olan bir başbakanımız bile vardır…

Aileler tarafından, doğum öncesi çö­zümlenmesi gereken sorunların ilki, uygun bir ebe bulmaktı. Çünkü, o dönemde okul­larda eğitimden geçmiş, sınav vermiş ebeler yoktu. Dediğimiz gibi, ebeler ya an­nelerinden gördükleri bu işi yürüten ya da geçimlerini sağlamak için bu işi öğrenmiş, çoğu yaşlı ya da yaşlıca kadınlardan ibaret­ti. Çağın ünlü nüktedanlarından biri bu konuda şöyle demiştir: “Karnı burnunda olursa gebe, burnu karnında olursa ebe­dir”… Bu yaşlı kadınlar, ebe hanımların yanında uygun bir süre bulunarak, edindik­leri ilkel bilgi ve yöntemleri kendilerine sermaye edinip ebelik işini yapmaya artık Kendilerini yetkili sayarlardı. Bunların bazı­larının bilgisizlikleri yüzünden birtakım üzücü olaylar eksik olmazdı. Bu bakımdan, kadınlar arasında çocuk doğurmak “ürkü­tücü bir olay” gibi görünürdü… İşte bu nedenle, gerek ebe kadının (çocuklar ebe ana, ebe anne de derlerdi) ve gerekse aile­sinin güven duyabilmesi için konu komşu, hısım akraba aralarında günlerce araştır­ma ve soruşturmalar yapar, bin bir güçlük ten sonra güvenli bir ebe sağlanırdı. Ebe hanımın, doğumun kendisine verildiğinden haberdar edilmesi, ona armağan olarak birkaç okka (1283 gr: 1 okkadır) şeker ve kahve gönderilmesiyle olurdu; bu, bir gele­nekti.

Bu şekilde seçilen ebe, zaman zaman hamile kadının evine gelir ve muayeneleri­ni yapardı. Doğumdan aşağı yukarı bir hafta, on gün önceden çocuğun kundağının hazırlanması, ebenin ilk görevleri arasın­daydı.

Bir de “ağzı sıkı”, “sır sakladığına ina­nılan ebeler” vardı. Gizli doğuracak, doğumu saklayacak ya da çocuk düşürecek kadınlara bakan bu ebelerin çoğu Musevi idi.

Çocuk düşürmenin önlenmesi için da­ha sonraki tarihlerde, 1858fde hükümetçe bazı önlemler alındı. Önce, doktorlar ve ec­zacılara düşük ile ilgili ilaçları vermeyecek­leri yolunda İstanbul Kadılığı ve azınlıkların dini liderleri tarafından yemin ettirildi. An­cak, mahallesinin imam ve muhtarlarınca geçim sıkıntısında olup, beş çocuktan fazla çocuğu olduğu bildirilenlere, düşük ilaçla­rının satışı serbest bırakıldı. Bunun dışında çocuk düşürenlerin ihbarı istendi. 1861’de (yani bundan 130 yıl önce) Müslüman, Hıris­tiyan ve Musevi ebelerin Mekteb-i Tıbbiye tarafından sınavları yapılarak ellerine izin­nameler verildi. Aksine davrananların adlarının, lakaplarının, adreslerinin imam ve muhtarlarca ilgililere haber verilmesi emir ve ilan olundu.

DOĞUM ZAMANI GÖRENEKLERİ

Doğum zamanı tamamı tamamına saptanamazsa da bazı belirtilerle az çok anla­şıldığından ebe hanım derhal çağrılır, Özel iskemlesiyle birlikte gelirdi.

Bunun sonrasını, 1924’te On Üçüncü Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı adlı yazı dizisi gazetelerde yayımlanan Ali Rıza Bey’den dinleyelim: “Doğum yapacak kadının ferya­dını duyan ve ağrıyla kıvranışını gören hane halkı arasında tedirginlik ve üzüntü giderek artar, kadere boyun eğilerek sonuç beklenir. Bu arada lohusanın etrafında biri­ken yaygaracı kadınların telaşı, güçlüğü artırır. Bu ara, ‘çocuk ters gelmiş ya da çatı­da kalmış’ gibi zıt ve gerçeğe uymayan ve heyecan verici sözler ortalıkta dolaşır du­rur, helecan bir kat daha şiddetlenmeye başlar ve evde gözle görünür bir bunalım hissedilir. Bu arada, sanatında zaten nasibi olmayan (mesleğinde uzman olmayan) ebe hanım da şaşırıp doğumun normal olmaya­cağını sanır ve böylece birtakım hatalar ve bu yüzden de çeşitli üzücü olaylar da mey­dana geldiği görülürdü. Sonraları fikir ayrı­lıklarını gidermek ve muhtemel bir kötü olayı önlemek için ortaya yeni çıkmaya başlamış uzman hekimlerin çağrılması ebe hanım tarafından aile reisine teklif edilmesi âdet oldu. Çocuk, selametle alındığı ve ge­be kadın kurtulduğu anda ev halkı (bir oğlumuz ya da bir kızımız oldu) diyerek se­vinçlerini belirtir ve müjdeler. Kurbanlar kesilir, sadakalar verilir, böylece ailenin eski sevinç ve neşesi yerine gelirdi.”

DOĞUMDAN HEMEN SONRA

Feminist hanım kardeşlerimiz alınma­sınlar, Türk toplumunda oğlan çocuğu kız çocuğuna oldum olası yeğ tutulurdu. Günü­müzde bile, Anadolu’da ve Trakya’da bazı yörelerde bir erkeğe “Kaç çocuğun var?” diye sorulduğunda sadece oğullarının sayı­sını söylemekle yetinir, soru sorulan, kızla­rı; evet kızları, onların sayısını, sorulursa söyler… Neyse…Doğumdan sonra ebe hanım çocuğu yı­kar, tuzlar, tatlı dilli olması için ağzına şeker sürer, sesinin güzel olması isteniyor­sa göbeğini biraz uzunca keser ve çocuğu kendisi kundaklayarak sırasıyla aile birey­lerinin kucaklarına verirdi. Aile bireylerinin hepsi de ebe hanımın bahşişini vermekten kaçınmazlardı. Önceden zaten hazırlanmış bir kat elbise, usul gereğince birkaç kalıp da sabun ilave edilerek bir bohçaya konur ve ebe hanıma verilirdi…

Lohusa kadın ise önce yer yatağına ya­tırılır, arkasına ve ayaklarına sıcak suyla doldurulmuş şişeler konur, çay ya da ıhla­mur gibi sıcak şeyler içirtilerek iyice örtü­lüp dinlenmesi sağlanırdı…”

LOHUSA YATAĞI

Doğum yapan kadın, artık el üstündedir, Öteden beri gelenek olan; her ailenin duru­muna ve gücüne göre, muntazam bir lohu­sa yatağı hazırlamaktır. Doğumun ertesi günü, lohusa ve çocuk bu yatağa alınırdı. O günden itibaren lohusaya, baldırıkara (eğ-reltiotugillerden, nemli yerlerde yetişen, yaprakları at yelesini andıran ve süs bitkisi olarak saksılarda yetişen bir bitki cinsi, adi-anhum denilen ottan kaynatılarak günde bir fincan içirilirdi. Çocuğun yüzüne biri be­yaz, öteki yeşil tülden iki duvak konur, kundağına incili nazarlık takılır, başucuna da Kuran-ı Kerim asılırdı. Şekercilerde satı­lan tarçınlı, baharatlı, baklava biçimi kesil­miş şekerlerden alınıp kaynatılır (lohusa şerbeti) ve sürahilere konurdu. Sürahiler kırmızı tülle sarılırdı. Eğer çocuk erkekse sürahinin kapağı sarılmaz; kız ise, kapağın da tülle sarılması gerekir (artık, nedendir bilinmez). Lohusa şerbeti akrabalara, din adamlarına ve ahbaplara gönderilerek, do­ğum resmen bildirilmiş olurdu… Şerbeti götürene gittiği yerden bahşişler verilirdi.

300 yıl önceki kadınlarımızca dikkat ve özen gösterilen konulardan biri de albas-maması için lohusayı oda­sında yalnız bırakmamaktı. Her ihtimale karşı oda kapı­sının arkasına bir süpürge koymak ihmal edilmezdi. O sıralarda lohusaya bir rahatsızlık gelirse ‘süt hastasıdır’ diyerek, buna pek fazla önem vermezlerdi.

İkinci, üçüncü günden itibaren konu komşu, hısım akraba göz aydınına gelirler;çocuğa altın takar ya da kurabiye ve benzeri (tabii ev halkı için, lohusa için) getirirlerdi. Ziyaretçilere önce kahve, sonra sıcak lohusa şerbeti sunulurdu. (Loğusa deyip duruyorum, yeni doğum yapmış ka­dın anlamına gelen sözcük, dilimize Yunanca aynı anlamdaki lehusa sözcüğünden girmiş) Evet, lohusa şerbetini içenlerin “Allah lohusanın sütünü gür etsin!” diye dua etmeleri adetti…         

AD KOYMA…

Doğumun üçüncü günü, yıldızlar ilmin-deki bilgisine aile reisi tarafından inanılan bir müneccimin belirlediği, uğurlu ve mut­lu sayılan bir saatte çocuğun adı konurdu. Ad, genellikle Kuranı Kerim’de adı geçen din ulularının adlarından seçilirdi. Adı ko­yacak olan baba, lohusanın yanına gele­rek çocuğunu kucağına alır, kulağına üç kez ezan okur ve kararlaştırılan adı üç kez söyler, böylelikle kız ya da erkek, çocuğun ömrü boyunca taşıyacağı ad konulmuş olurdu.

SON GÜN TOPLANTISI

Lohusalığın altıncı günü, son günü top­lantısıydı, önceleri hatır sormaya, geçmiş olsuna gelmiş olanlar özellikle bu toplantı­ya çağrılırlardı. Toplantıların çoğunda bir hanım hoca önce mevlit okurdu. Akşama, kına gecesiydi. Bütün davetliler beklenir, sabaha kadar çengiler oynar, geceyarısı “Beşik Çıkma” merasimi yapılırdı. Beşik, ince oymalı, işlemeli ve tahtadan yapılmış olur, içine değerli kumaşlardan sırma yas-tık ve yorgan konulurdu. Beşiğin altındaki oyulmuş yuvarlak yere yerleştirilen çocu­ğun lazımlığının içine badem şekeri doldu­rulurdu, bu şeker, ebe hanıma aitti. Beşiğe, çocuğun babası ve hısım akrabası tarafından değerli kumaşlardan askılar asılırdı ve bunlar da ebe hanımın hakkıydı. Lohusanın kayınpederi çocuğa mücevher­li maşallah, kayınvalidesi Armudiye ve öteki aile üyeleri de güçlerine göre Mah­mudiye veya Rabiye altını tekrarlardı.

BEŞİK ÇIKMA MERASİMİ

Bu merasim için önce ebe hanım çen­gilerle (Profesyonel kadın oyuncular; çoğu çingene ya da gayrimüslimdi) birlikte aşa­ğı kata iner, beşiği muhafaza edildiği odadan çıkarırlar, önünden ve arkasından iki kadın tutar, soygun denilen ve düğün­lerde hizmetçilik eden hamam ustaları, beşiğin dört bir tarafında kırmızı, yeşil fitil­li mumları (Şem’a denilen bu mumlar çeşitli resimlerden ve nahilci denilen es­naf tarafından yapılırdı) ellerine alır, ebe hanım beşiğin önüne düşer, çalgıcılar ça­lar, çengiler oynayarak yavaş yavaş yukarı kata çıkarlardı. Alay, misafir hanım­ların önünden geçerek lohusanın odasına girer, beşik, odanın ortasına bırakılırdı. Ebe hanım, beşiğin başucuna oturarak ha­fif bir sesle ninni söylerdi; buna, gene hafiften çalgıcılar da eşlik ederdi. Bu ara­da, merasimi izleyenler çalgıcı ve çengicilere çeşitli bahşişler verirlerdi.

YEMİŞ ÇIKMA MERASİMİ

Beşik çıkma merasimini yemiş çıkma merasimi izlerdi. Büyük bakır ya da gümüş sinilere yemiş tabakları konulur, siniler çepeçevre allı yeşilli mumlarla donatılır ve yemişler misafirlere sunulurdu. Bu yemiş­ler badem, kuru incir, kestane, iğde, keçi boynuzu, habbülleziz (Akdeniz bölgesinde yetişen bir ağacın yağlı ve tatlı meyvesi, dut kurusunu andırırdı), fındık, hurma, üzüm ve benzeri kuruyemişlerdi. Sonrala­rı taze mevsim meyveleri de verilmeye başlandı. Daha sonra çengiler çeşitli oyunlar oynar ve toplantı geç vakitlerde son bulurdu.

Lohusalığın yedinci günü lohusa yatağı kaldırılır, lohusanın karnı şiş kalmaması için ebe hanım tarafından sarılıp bağlanır­dı. Ebe hanım, çocuğu yıkayıp kundakladıktan sonra evine giderdi.       .

KIRK HAMAM GELENEĞİ

O dönemlerdeki uzun yıllar devam etmiştir- bir de “Kırk Hamam Adeti” vardı.Doğumdan sonra kırkıncı gün, lohusa ve bebeği hamama götürülürdü. Hamama,akrabalar, komşular ve tanıdıklar davet edilirlerdi. Lohusayı, ebe hanımın kuca­ğındaki çocuğu, çalgıcılar ve çengiler çalıp oynayarak hamamın dışında üç kez dolaştırırlardı. Bundan sonra içeriye girilir, çengi, çalgı, eğlence, yiyip içme akşama kadar sürüp giderdi. Kırk hamamı için, hamama ikinci bir çocuk gelecek olur­sa, kırk basmaması için, çocuk hemen kucağa alınıp havaya kaldırıldı; bu davra­nış, bir gelenekti.     

SARAYDA DOĞUM

Osmanlı saraylarında doğum öncesi sarayın en iyi köşklerinden biri titizlikle hazırlanır, baştan aşağı yeniden dayanıp döşenirdi. Yatak örtüleri ve yorganlar kır­mızı olurdu. Doğumda kullanılacak leğen­ler, taslar ve öteki araç-gereç altın ya da gümüştendi. Doğum sırasında gebenin ya­tırılmak yerine oturtulması yeğ tutulurdu. Ayrıca özel olarak yapılmış doğum iskem­leleri de kullanılırdı. Doğumu gerçekleşti­recek ebenin, çok sayıda yardımcısı da vardı. Doğumdan sonra devreye hemen sütanne ya da sütnineler girerdi. Bazı ha­nendeler, rakkaseler, hadım saray cücesi doğum sırasında gebeyi oyalayıp eğlen­dirmek için çağrılırlardı… Doğum duyulur duyulmaz, sarayın her dairesi bebek erkek ise beş, kız ise üç koç kurban ederdi (Feministler darılmasın, n’apalım, gelenek böyleydi). Ayrıca erkek dünyaya geldiyse yedi, kız dünyaya geldiyse üç pare top atışı yapılırdı (Bu gidişle feminist hanımlarla başımız dertten kurtulmayacak.) Bu atışlar 24 saatte beş kez, yani her ezandan sonra yinelenirdi. Doğum, haftalarca süren şen­liklerle kutlanırdı, tabii görkemli törenler-

SÜT ANNELER VE KIZ ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ

Süt anneler ve kız çocuklarının eğitimi Konusunda sözü bir Avrupalıya, İsveçli, M. de M.D’Ohsson’a bırakalım: “Sultanlar dahil olmak üzere bütün anneler çocukla­rını kendileri emzirir. Onların duyabile­cekleri kederlerin en büyüğü, herhangi bir arızadan ötürü, çocuklarının emzirilmesi­ni bir başka kadına havale etmektir. Bu durumda bile çocuklarını asla evden çı­karmaz, kendi gözetimleri altında yedirir, içirir, bakar, büyütür. Türkiye’de sütanne olmak kadar mutlu bir iş yoktur. Bunların çoğunu genç cariyeler oluşturur. Bunlara “sütana” denir. Sütana olan, aileye karış­mış demektir. Bunun nedeni, törelerin her iki tarafın yakın akrabalar arasında her türlü evliliği yasaklamış olmasıdır. Çocu­ğun bakımı için gerekli her konuda anne­lerle sütanneler birlikte uğraş verir. Bebekler sekiz ya da on ay kundakta kalır, on iki ya da on dört aylık olunca sütten ke­silir.”

Çocukların eğitimi evde yapılır. Aile­nin eğitim durumu ne olursa olsun kızlar, kendi evlerinde eğitim görür; mürebbiye ve hocaları yoktur. Kız olsun, erkek olsun dans ve müzik eğitimi görmezler (Biraz abartılı bir yargı gibi geldi). Kızların eğiti­minde din ve ahlak kuralları başlıca konuyu oluşturur. Bunu da anne, ailenin bir başka yakını ya da bilgili bir cariye ya­par. Kızların içlerinde bazısı okumayı da öğrenir; aynı zamanda yazmayı bilenler azdır.”

EVLİLİKTE TEK YÖNTEM:GÖRÜCÜLÜK

KIZLAR yetişip, eğitilip er­genlik çağına girdikten sonra (çoğu daha da önce) 300 yıl önceki toplumumuz­da aceleci denilebilecek bir “evlenme hazırlığıdır” baş­lardı. Bu konuda İsveçli yazar D’Ohsson: “İlk çocuk­luk bakım ve eğitiminden sonra, kızlar için evlenme terbiyesi başlar. Türklerde tanışa­rak evlenme olmadığından bu işi her iki tarafın ebeveyni yürütür” diye yazıyor. . Tabii bu arada “çeyiz” müessesesini gözardı etmemek gerekir. Çeyiz, kız tarafı­nın ana-babası ve akrabalarının katkılarıyla hazırlandığı gibi, gelinlik kızların, özellikle halk arasındaki gelinlik kızların iç çamaşır­ları gibi çeyizlerini kendilerinin hazırlama­ları ulusal bir gelenekti. Çeyiz hazırlama geleneği -eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte- günümüzde de sürdürülmektedir.

GÖRÜCÜLÜK

Evlenmek isteyenlere eş bulan kişilere “görücü” ya da, bir halk deyimiyle, “çöpça­tan” diyoruz. Türk kökenli ABD’li kadın yazar A.Lytle Croutier, görücüler ve görücü­lük hakkında “Harem, the World Behind the Veil” adlı yapıtında şunları der: “Toplumsal yaşamda kadın ve erkek bir arada olmadık­ları için evlilikler genellikle görücü usulü ile gerçekleşirdi. Görücüler, haremleri do­laşarak kızların meziyetlerini inceler ya da erkeğin ailesi hakkında soruşturma yapar­lardı. Bu kadınlardan çoğu kendilerini çöpçatanlıkta üstün yetenekleri olan kişiler olarak görürlerdi. Dul erkekler, orta yaşlı­lar, kendi başlarına kadın bulamayan bekâr beyler için buluğa ermiş gelin adayları ararlardı. Görücü, genellikle genç kızın evi­ne habersiz damlardı. İslam kurallarına göre bir erkeğin yabancı bir eve konuk ola­rak gitmesi mümkün olmadığından, genç kızın akrabaları da görücüleri hoş karşılar­lardı. Çünkü bu onların işiydi. Kendisine kahve, şeker ikram edilir, nazik davranılır ve havadan-sudan sohbet edilirdi. Bu ara­da evin genç kızı, annesi ya da teyzeleri kendisini çağırana kadar mutfakta ya da evin bir başka odasında saklanırdı. Hazır­lanmasına büyük önem verildiği için, ken­disinden kahve pişirip ikram etmesi istenirdi. Gözlerini yerden kaldırmadan gö­rücüye ve çevresindekilere kahvelerini ikram eden genç kız, odadan hemen çık­maz ve görücülerin kendisini iyice görüp incelemeleri- için bir koltuğun kenarına ili­şip sessizce bekler, diğer hanımlar da sohbetlerini devam ettirirdi.”

ABD’li kadın yazar Groutier, bu konuda­ki sözlerini şöyle noktalıyor: “Sevgi bağı bulunsun bulunmasın, kimin kiminle evle­neceğine aileler karar veriyordu. Büyükan­nem, daha çocuk denecek yaşta, babasının en iyi arkadaşı ile sözlenmişti. Evlendikle­rinde ise on dört, büyükbabam ise kırk yaşındaydı…”

DÜĞÜN

Eski düğün geleneklerimiz hakkında birçok belge ve yapıt var. Bu geleneklerden çoğu, günümüzde de sürüp gidiyor, tüm bo­zulmalara, yozlaşmalara rağmen. Şimdi, Türkiye hakkında birçok yapıtı olan Fransız Pierre Loti’nin Kırgınlar adlı romanından bu konuyla ilgili satırlara göz atalım: “…Bu son büyük ve hâlâ kendinin olan gün bo­yunca, ölüme hazırlanır gibi hazırlanmak istedi, notlarını ve daha bir sürü küçük hazi­nesini çıkardı ve ayrıca bazılarını yaktı; birkaç saate kadar efendisi olacak meşhur erkeğin korkusundan yaktı… Sıkıntıdan bo­ğulan gönlünün kaçıp sığınacağı bir köşe-bucak yoktu ve içini saran dehşet ve isyan, gün ilerledikçe daha da arttı… Bütün o hazi­neler genç ve güzel kadınların bütün küçük sırları, bastırılan öfkeleri, boşuna yanıp-yakınmaları, hepsi yanıp kül oldu, odada tek Şark işi olan bakır mangalı doldurdu.”

Loti, görmediği, belki de istemediği bir erkekle evlenmek üzere olan bir genç kızı, böyle dramatize etmiş… A.Lytle Croutier ise, o dönemdeki Türk düğünleri ile ilgili daha gerçekçi ve ayrıntılı bilgiler verir: “Düğün töreni, yüzü peçeyle sımsıkı kapalı, çoğunlukla kırmızı bir gelinlik giyen ve süs­lü bir gelin başlığı taşıyan gelinin, damadın evine gelmesiyle başlardı. Arabadan ön kapıya kadar gerilen bir ipek tünelden ge­çerdi. Sağa sola bakmasına izin verilmez, kendisine yaşlı bir kadın akrabası, genellik­le bir teyzesi eşlik ederken başını dimdik tutardı. Yine akrabası, kendisini yüksekçe bir yere yerleştirilen gelin koltuğuna götü­rürdü. Gelin tahtına oturur oturmaz, kadın davetliler mırıldanmaya başlarlardı. Der­ken damat gelir, gelinin peçesini kaldırır ve ilk kez karısının yüzünü görürdü. Bu çok kritik bir andı, çünkü gelin hoşuna gitmezse damat reddetmek hakkına sahipti. Dönüp, hepsi kadın olan çağrılılara bir avuç dolusu para serpmesi, damadın karısından mem­nun olduğunu ve rızasını gösterirdi. Kadın­lar ise birbirlerini ite kaka gelin parasını kapmak için atılırdı. Yüzleri sıkı peçeli bu kadınlar arasında hemen her düğünde ge­len, gelinin yüzünü görmek için kadın kılığı­na girmiş erkekler de olduğu söylentileri hep dolaşırdı.

Bundan sonra damat gelinin elinden tu­tup kaldırır ve birlikte odadan çıkarlardı. Kısa bir süre sonra da damat bey, o gün bir daha gelinin yüzünü görmemek üzere ev­den ayrılırdı. Damadın gitmesinden sonra bütün gün sürecek olan düğün eğlenceleri başlardı. Zengin çevrelerde günlerce sü­ren düğün geceleri de düzenlenirdi. En görkemli düğünler için “Kırk gün, kırk gece sürdü” deyimi o zamandan kalmıştır.

Gece geç saatlerde gelin hanım, erkek akrabaları tarafından damadın yatak odası­na teslim edilirdi. Gelin zifaf odasına yürü­yerek girer, geleneğe uygun olarak yatağın örtüsünü kaldırırdı. Cennette bile eşin yeri­nin, kocasının “ayak tabanlarının altında” olacağı hatırlanırdı. Ve o gece bekâretini yi­tirirken kanama olmazsa, yine damat beyin genç kızı reddetme hakkı olurdu. Gelinin bakire olduğunu doğrulamak için de kanlı yatak çarşafı balkon ya da pencereden sarkıtılırdı.”

ÇOK KARILILIK

A.Lytle Croutier, çok karılılık konusun­da ise şunları anlatır: “Türkiye’de, yirminci yüzyılın başından önce, dört karı ve odalık­lar şeriata göre kabul ediliyordu, ama Medeni Hukuk sadece birinci eşi yasal ola­rak tanıdı.

Erkeklerin çoğu birden çok karı almak eğiliminde olduklarını ifade ettikleri halde, sonunda sadece bir tek eşli olmanın, daha patırtısız bir hayat yarattığını keşfettiler. Nadia Tazi’nin Haremlerinde yazdığı gibi, ‘Akıllı erkekler zaman zaman bir cariye ile gönül eğlendirmeyi, haremde birbirleriyle acımasızca rekabet eden karılara sahip ol­maya ‘tercih ediyorlardı’. Birden çok karı almak isteyenler de, harem hayatının şa­matasından kendilerini kurtarabilmek için, eşlerine şehrin çeşitli semtlerinde ayrı ev­ler tutmayı yeğliyorlardı. Zamanlarını da bunlar arasında gidip gelmekle geçiriyorlardı…

İyi kocalar usta birer diplomattı, karıla­rına eşit davranıyorlardı, dirine işlemeli terlik alırsa, öbürüne de aynısından eksik etmiyorlardı. Ama karılar arasında kıs­kançlık çıkarsa, kocaları hepsini dağıtıyor­du. Gerard de Nerval’e göre de, ‘karıların­dan biri, diğerleri gibi aynı evde yaşamaya razı olursa, tamamen ayrı bir evde yaşama hakkını da elde ediyordu. Ve böylece her­kesin sandığı gibi, efendisinin ve kocasının gözleri önünde, kölelerle beraber olmak zorunda kalmıyordu.’ Çok kereler kocalar yatak odalarına eşlerini dönüşümlü olarak alıyor, fakat cumaları özellikle ilk eşlerini buyur ediyorlardı. Birinci karının bazı cin­sel hakları da vardı: Eğer kocası ilk karısını üst üste üç cuma gecesi (perşembeyi cu­maya bağlayan gece) ihmal edecek olursa, kadının kendisini kadıya şikâyet hakkı var­dı. Bu ihmal daha uzun süreli olursa, kocasından boşanabilirdi de…”

“İkinci ve üçüncü evlilikler genellikle orta yaşlarda görülüyor ve zevk amacına yönelik oluyordu. Karıları kısır olan ya da çocuk doğurma yaşını geçen kadınlar, genç kızların peşinden koşuyordu. Zaman zaman yaşlı eşler, arzularını tatmin etmesi ve çocuk sahibi olmaları için kocalarını genç bir karı almaya ikna ediyordu. Böyle­ce vekil olarak yeni gelinin gençlik ve ihti­raslarından yararlanıyor, haremin başı olma onurunu onunla paylaşıyordu…”

GERDEK GECESİ

GERDEK ya da zifaf geleneği 300 yıl öncesi -günümüzde de bu gelenek, bölük pörçük de olsa bazı kesim ve yörelerde sürdürüle gelmektedir- ana hatlarıyla şöyleydi: Davetlile­re düğün yemeği bittikten sonra gelin, beraberinde “yenge” denilen kadın ve daha birkaç kişiyle gelin odasına getirilir. “Yenge,” geline ger­dek ile ilgili tüm bilgileri ayrıntılarıyla anlatır. Damat için bu görevi “sağdıç” yerine getirir. Düğünün erkek davetlileri, yemeğin ardından camie giderek yatsı namazı kılarlar. Namaz­dan sonra imamla birlikte hep beraber güvey evine gelirler. Burada, imam dua eder ve gü­veye nasihatte bulunur. Daha sonra güvey, gelin odasına doğru ite kaka götürülür, bazı yörelerde yumruklar vurulur. Güvey, odaya girdiğinde gelin onu ayakta karşılar. Yenge, gelin ile güveyinin ellerini tutuşturur, dua edip mutluluk diledikten sonra dışarı çıkıp şeker ve kahve getirir. Kahve bittikten sonra yine dışarı çıkar, bu kez içinde çeşitli yiyecekler bulunan tepsiyi getirip odaya koyar ve çekilir. Bu sıra­da kendisine damat tarafından yengelik hakkı olarak yüklüce bir bahşiş verilir. Damat, daha sonra iki rekât hacet namazı kılar ve köşesine oturtmak için gelinin koltuğuna girer. Bazı yö­relerde güvey gelinin yüzünü koltuk merasi­minde, bazılarındaysa gerdek gecesi açar. Duvağı açtığında geline yüzgörümlüğü deni­len bir mücevheri takar. Bu sırada gelin ağzını açıp hiç konuşmaz; konuşması için damadın söyletmelik denilen armağanı vermesi gere­kir. Gelin gerdekte bakire çıkarsa, damat pencereden silah atarak durumu çevreye du­yurur. Bakire çıkmayan gelin, bazı yörelerde eşeğe ters bindirilerek baba evine gönderilir. Gerdek gecesinin sabahı, kanlı çarşaf pencere- den sarkıtılır. Daha sonra kayınvalide bu çarşafın üstünden para serper. Bu para uğur­lu sayılır ve kadınlar tarafından kapışılır. Daha sonra gelinin o gece kullandığı iç çamaşırları ve çarşaf kızın annesine gönderilir ve yüz aklı­ğı denilen bahşiş alınır…

SARAYDA GERDEK

Osmanlı saraylarında gerdekle ilgili en güvenilebilir anlatıyı Yunan Kraliyet ailesin­den Prens Michel de Grece’in La Nuit du Serail adlı yapıtında bulmak mümkün. Michel de Grece, Osmanlı saraylarındaki gerdek ola­yını, asıl adı Aimeede Rivery olan, 1. Abdülhamit’in kadını Nakşidil Sultan’ın (Martinique 1766-lstanbul 1817) şöyle anlatır: “İlk İş ola­rak, Valide Sultan’ın hamamına götürdüler beni. Yıkadılar, ovup yağla masaj yaptılar. Sonra, sırtımda serbest bırakılmaya karar ve­rilen uzun saçlarımı fırçaladılar. Bohemya kristalinden bir şişe koleksiyonuyla oynayan natır, vücudumun her yanına ayrı koku sürdü. Bundan sonra esvapçıbaşı bana hemen he­men saydam, hafifçe sim işli, beyaz müslin bir gömlek giydirdi. Esvapçıbaşı kırmızı saten bir şalvar, gümüş simli çiçeklerden oluşan şerit­lerle süslü bir giysi getirdi. Vartuhi kalçaları­mın üzerine mor renkli İran brokarından bir kuşak bağladı.

Son evre mücevherlerle ilgili sır kâtibine düşüyordu. Çok çekmeceli küçük sandığını getirip içinde benim için, yakut kakmalı altın halkalar arasına sıkışmış burgamlı, çok uzun bir kolye seçti. Kulaklarımın her birine koca­man bir inci takıldı, saçımın üzerine yakut ve elmaslarla burgamlanmış, pembe renkli bir tül tutturdular. Hazırdım; korkudan taş kesil­miştim… Vartuhi, bana yapacaklarımı tane tane anlattı. ‘Yarım saat sonra Sultan hazret­leri dairelerine çekilecek. O zaman, seni ona götürecekler. Karyolaya diz çökerek yaklaş­man, karyola örtüsünün bir ucundan tutup öpmen ve beklemen gerektiğini unutma sa­kın.”

“…Derken, kırmızı ipek giysilerinin, sa­mur kürklerinin tüm görkemi içerisinde kızlar ağası göründü. Haremağaları onu izliyordu. Beni almaya geliyorlardı…”

“…olabildiğince güvenli bir sesle: Hazı­rım!’ dedim.

Koridorların ve avlunun tüm ışıkları kısıl­mıştı ve Harem, kızlar ağasını izlediğim sırada uykuya hazırlanıyordu. Valide Sultan’ın daire­lerini ve Sultan Hamamı’nın uzun, ışıksız ve boş koridorunu geçtik. Yüce kapının önüne gelince Kızlarağası önümde yerlere kadar eği­lip giysimin kol ağzını Öptü ve bana yol verdi. Alacakaranlığa gömülmüş olan Abdülhamit’-in yatak odasına girdim. Kısa bir süre kapının yanında durup karyolayı içine alması gerekli olan süslü ve pırıl pırıl pırıldayan tavanı izle­dim. Koyu renk giysiler giyinmiş iki ihtiyar kadın yerde oturmuş, kımıldanmadan ve sus­kun duruyorlardı. Kuşkusuz bunlar, ışıkları yakmakla yükümlü kimselerdi. ‘Yaklaş, yaklaş, çocuk, korkma! Beni tatlı bir sesle çağıran adamı henüz göremiyordum. Bir, sonra iki adım attım. Var-tuhi’nin öğütlerine rağmen, sultan yatağına ayakta, dimdik yaklaştım. Bir el hareketiyle Sultan, beni işli yastıklarla örülü karyolanın kı­yısına oturttu. Bana rahat bir biçimde bakıyor­du. Ben de gözümü kırpmadan bakışlarına karşılık veriyordum. Yakından, deniz mavisi rengindeki uzun gömleğiyle sarıksız, elmassız, Padişah pek etkileyici değildi. Hemen hemen başında saç yoktu. Birden bana şair Nedim’in ‘Servinazım kim büyüttü böyle biper-va seni’ diye başlayan gazelini okudu. Şiir bitince gözlerini benden ayırmadan bana yak­laştı, yavaş yavaş saçlarımı, kollarımı, omuz­larımı örten ince kumaşın üzerinden, göğüslerimi okşamaya başladı. Kulağıma sü­rekli olarak sözcükler, gönül okşayıcı sözcük­ler mırıldanıyordu. Sesi, ses tonunun uyumu beni tuhaf bir biçimde şaşkına çeviriyordu. Yavaş yavaş karşı konulmaz bir uyuşukluğun, bir tür sıcaklığın İçimi sardığını duyumsadım. Beni soymaya başladığı zaman, duygularımı coşturan bir bilge yavaşlığıyla giysilerimi çı­kardıkça, onun vücudumu öpmesini isteyerek izin veriyordum. Koyu renkli kadifenin üzerin­de kendimi çıplak, pembe tenli, bir sarışın olarak bulduğumda, odanın içinde bağdaş kurmuş iki kadının bulunması düşüncesiyle utançtan irkildim. Fakat, çoktan, Abdülhamit’in yumuşak ve kararlı elleri bacaklarımı aralı­yordu. Her türlü utanmayı unuttum. Yeni,şiddetli bir arzu beni bu adama doğru itti, ken­dimi bıraktım. Artık yalnızca, vücudumun üzerindeki bu vücudun ağırlığını ve sıcaklığını hissediyordum.

Daha sonra arzularımız yatışmış, yan ya­na dinlendiğimiz sırada, içimde bir ürperti duydum, elim yorganın üzerinde kasılıp kal­dı…”

“Uyandığımda kendimi odada yalnız bul­dum. Pis bir güneş, karyolanın ve tahta kapla­maların aşırı süsleri üzerinde soğuk bir ışık atarak, yüksek ve dar pencerelerden içeri giri­yordu… Karyolanın ayak ucunda, çok belirgin gümüş şeritli, şinşilayla astarlanmış, kobalt mavisi kumaştan yeni bir kürk manto serilmiş­ti. Başucundaki bir yastık üzerinde şişkin bir kese ile elmas takılı, parlak kırmızı renkli, yu­varlak ve kocaman bir yakut duruyordu: Abdülhamit’in benim için bırakmış olduğu ar­mağanlar…

Yerimden henüz kalkmıştım ki kapı açıldı. Kızlarağası ile, uyanışımı gözetlemek için bekleyen haremağaları içeri girdiler. Aceleci ve saygılı davranışlarıyla yeni kürkümü giy­dirdiler…”

“Böylece, Sultan’ın yatağında geçen bir geceden sonra, ikbal’ olmuştum, bir gözde’, sıralamada on ikinci kadın…”

OSMANLI HANIMI GİYİMİNE SÜSÜNE ELBETTE ÖZENLİYDİ

ARAŞTIRMAYA çalıştığımız dö­nemde (18. yüzyıl başları) ve daha sonraki uzun yıllar Türk kadınları ferace ve yaşmak giydiler. (Ferace: Boyu ayak bileklerini örten, uzun kollu ve  geniş bir rob ve arkaya dökü­len, dönemin modasına göre büyüyüp küçülen, geniş bir yakadan oluşan, kadınların dışarı çıkarken giydikleri, bol, man­toya benzer üstlük). (Yaşmak: Kadınların ferace ile birlikte giydikleri, ince kumaştan ya­pılmış, iki parçalı baş ve yüz örtüsü). Kadın elbiseleri ise, yazın ipekli ince kumaştan ve iç­leri de sandal denilen bir tür beyaz atlastan olurdu. Ayaklarına sarı sahtiyandan (Sepile­nerek boyanmış ve cilalanmış deri) pabuç giyerlerdi. Bu pabuçlar ökçesiz, altı düz ve koncu olan, ön tarafı daha uzun bir tür mest gi­biydi ve mercan terliklerine benzerdi). Fera­celer daha sonra merinos, lahurdaki, şalaki, atlas ve bunlara benzer kumaşlardan da ya­pıldı. Pabuçların içine lemeli astarlar konuldu ve bu pabuçlar ince beyaz çoraplarla giyildi; yaşmaklar için de daha ince tülbentler kulla­nıldı.

ŞIP ŞIP (ŞIPIDIK) TERLİKLER

Bir ara da daha çok düğünlerde giyilen, içi dışı sırma işlemeli şıp şıp (şıpıdık) denilen ter­liler moda oldu. Hatta gelinler için özel olarak yaptırılan (ısmarlama) şıp şıpların yüzlerine, işlenmiş olan sırmaların arasına, baş ve ger­dana konan inci, yakut, zümrüt, pırlanta gibi değerli taşlar da yerleştirildi.

SAL VE KÜRK

.Osmanlılarda Hindistan’dan gelen ku­maşlar arasında ilk sırayı her zaman şal tutardı. Son derece ince yünden yapılan şallar, çok pahalıydı. Bunlar uzun, kare biçiminde ve çe­peçevre, yine aynı cinsten ancak değişik renkteki yünle işlenirlerdi. Bu şalların en mak­bul olanları yaklaşık 3.5 m. uzunluğunda 130 cm genişliğindeydi. Şal, kışın soğuktan korun­mak için başörtüsü olarak da kullanılır, omuz­lara da örtülürdü. Çok iyi cins şalın, derlenip toplandığında bir yüzüğün içinden geçebile­cek kadar ince olması gerekirdi. Hali vakti pek yerinde olmayan kadınlar, Hint şalları yerine ülke içinde dokunanları kullanırlardı.

Kürk, İstanbul’un fethinden sonra impara­torluğa girip yaygınlaştı. Kuzu, kedi, sincap, ermin (sansargillerden), zerdava (sansargil­lerden), beyaz tilki, sincap, samur, vb. gibi hayvanlardan kürk yapılırdı. Kadınlar, istisna­sız kürk kullanırlardı, tabii maddi durumlarına göre kürklerin türleri değişirdi. En çok kullanı­lan kürkler ermin, sincap, pstit gris denilen sincap türü ve samurdu. Kadınların bütün kış­lık elbiseleri de kürklü ve ön taraftan çift bordürlüydü.

TAKILAR-YELPAZE-KINA-SÜRME

Hali vakti orta derecede olan kadınlar bo­yunlarına, göbeklerine kadar inen altın zincir­ler asarlardı. Bu zincirlere sayıları altmış ile seksen arasında değişen altın paralar da ası­lırdı, düzgün aralıklarla. Para  yerine madal­yonlar da asılırdı. Bu madalyonlardan bazılarının üzerinde ayetler yazılı olurdu. Bunlara ayetli altın denir, bu özellik, altının ters yüzünde belirtilirdi, Öteki madalyonlar genellikle diklemesine kesilmiş bir armut yü­zeyi biçimindeydi ve bu nedenle armudi diye anılırdı. Bu türlerin üzerinde de “Maşallah” yazılı olurdu. Ayrıca, toplumda seçkin yeri olan kadınların uzun bir tespih taşıma gele­nekleri de vardı. Bu tespihlerin taneleri çok büyük bir ustalıkla işlenmiş akis, kantaşı, akamber ya da mercandan olurdu. Taneleri arasında çok değerli inciler serpiştirilmiş olanlar ya da altın tellerden yapılmış, meşe palamudu biçimi süsler de yer alırdı.

Sadece yazın ve evlerinde olmak koşuluy­la o dönemde Türk kadınları yelpaze de kulla­nırlardı. Yelpazeler yuvarlak bir biçime sahipti. Genellikle tavus tüyünden ya da par Kına, Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da ye­tiştirilen ve saçları ya da tırnakları boyamada kullanılan Hindistan ve Arabistan kökenli bitki; bu bitkinin kurutulmuş yaprağından elde edi­len toz. Kınanın Türk geleneklerinde kapsamlı ve önemli bir yeri var. Günümüzde de özellik­le kırsal ve kırsal kesimden kopamamış kent­sel kesimde de sürdürülen saça ve ellere kına yakma geleneği, bundan 300yıl öncesi de var­dı. Genellikle sevinç belirtisi olarak belirlenen kına yakma, kadınların ve genç kızların avuç­larını ve saçlarını renklendirmek, saçı güçlen­dirmek (gerçekten de böyle bir etkisi vardır) amacıyla başvurulan bir yöntemdi. Çay suyu, soğan kabuğu, yumurta, zeytinyağı ve bir par­ça rastıkla karıştırılarak yakılan kına, saça koyu kızıl bir renk verir ve saç diplerini güçlen­dirir.

Sürme ise, eskiden kullanılan ve kirpik diplerine sürülen siyah toz boya. Sürme, Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar kullanılan bir makyaj yöntemi idi. Sürme göze, kirpik altları­na, bazen de kaşa, sürmeşub adı verilen bir mille çekilirdi.

SARAYDA GİYİM KUŞAM VE SÜSLENME

Saraydaki, tabii Osmanlı saraylarındaki giyim-kuşam ve süslenme konusunda çok sa­yıda “yabancı kaynak” var. örneğin İngiltere’­nin Osmanlı sefiresi ünlü Lady Montagu, bu konuda şöyle diyor: “Tamamen elmaslarla bezenmiş, eni geniş bir İngiliz kuşağı kadar geniş bir kuşak. Boynunda, dizlerine kadar inen üç dizi zincir taşıyordu. Biri inciden dizil­mişti ve alt tarafından hindi yumurtası iriliğin­de bir zümrüt taş sallanıyordu. Diğer ikisi, birbirlerine çok yakın dizilmiş, iki yüz zümrüt­ten oluşuyordu… Her birinin genişliği yarım İngiliz altını kadardı… Ama küpeleri, bütün di­ğerlerini bastırıyordu. Bunlar inci biçiminde, bir fındık kadar iri, iki elmas taştı…”

Thomas Dallam ise Yakındoğu’ya Erken Geziler adlı notlarında otuz cariyenin harem duvarlarından sızdırdıkları şu görünümleri anlatır: “Başlarında, ancak tepelerinin üstünü örten birer takkeden başka bir şey taşımıyor­lardı. Boyunlarını örten bir şey yoktu; göğüs­lerine kadar inen dizi dizi inci kolyelerden başka. Ve kulaklarında küpeler asılıydı. Ce­ketleri, asker yelekleri gibi, düğmeli cepken­lerdi. Bazıları kırmızı satenden, bazıları mavi, bazıları da başka renklerde ipeklilerden. Bü­tün kumaşlar kar kadar beyaz keten, ipekten, muslindi. Altlarından tenleri görünecek kadar inceydi. Bazılarının bacakları çıplaktı ve ayak­larında altın bir bilezik (halhal) taşıyorlardı. Küçücük ayaklarında kadife sandaletler var­dı.”

Dönelim Montagu’ye… Lady Montagu, kız kardeşi Lady Mar’a haremi ziyareti sırasında giydiklerini şöyle anlatır: “Giysilerimin ilki, si­zin külotlarınızdan daha mütevazı biçimde bacaklarımı örten ve’ ayakkabılarıma kadar inen bir çift don oldu. Sim işlemeli, pembe damaso kumaştan yapılmıştı. Çiçek desenliydi. Ayaklarımda eh altın kakmalı, oğlak derisin­den sandallar. Bunun üzerinde de, etekleri işlemeli, incecik beyaz ipekliden tül gömle­ğim. Gömleğin alabildiğine geniş kolları, dirseklerimin biraz aşağısına kadar iniyordu. Sırttan da tek bir elmas düğmeyle kapanıyor­du. Göğüs kısmının biçimi ve rengi ise burası­nı en iyi değerlendirecek biçimdeydi, ön bölümü, beyaz ve altın sarısından bir cepken­le tamamlanıyordu. Cepkenin düğmeleri elmas ve incidendi. Hepsinin üzerine giydiğim kaftanım ise, tam bedenime göre oturtulmuş­tu; ayak bileklerime kadar iniyordu ve uzun kolları da son derece rahattı. Bunun da üzerin­de geniş, elmas ve değerli diğer taşlarla bezenmiş bir kuşak. Hepsinin üzerinde de hermin ya da samurdan bir kürk…”

TÜRK KADININDA GİYİM KUŞAM

YABANCILAR, genelde Av­rupalılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun görkemine, bu meyanda Türk kadınının giyim-kuşam ve süslenme­sine pek merak salmışlar anlaşılan. Salmışlar ki, bu konuda yığınla belge var elimizde. Bunlardan en önemlilerinden bi­ri Tableau General de L’Empire Ottoman adlı yedi ciltlik yapıtı yazan İsveç’in İstan­bul Maslahatgüzarı M. de M.D.’Ohsson’un verdiği bilgiler. İsveçli, bu konuda şunları yazıyor: “Türk kadını, Avrupalı kadınların zihinlerinde ve ruhlarında bir kâbus gibi yerleşen ‘moda’nın tutsağı değildir. Tür­kiye’de hemen daima aynı çeşit başlık, aynı kumaştan yapılma, aynı biçim elbise­ler kullanılır. Halkın gelenek ve görenekle­rine bu denli bağlı olmasına şaşmamak gerek. Çünkü İstanbul’da, imparatorluğun bellibaşlı başka kentlerinde, yaptıkları bu­luşların çeşitliliğiyle zihinlerdeki kararsız­lığı durmadan tahrik eden moda tüccarla­rına rastlanmaz. Gerçi, imparatorluktaki kadınlarda, Avrupalı kadınlardaki ilk ba­kışta dikkati çeken yapay zarafet ve cazibe yoktur. Evet, böyle bir şeyle şişinmezler; ama onlar, giydiklerindeki sadelik ve soy­lulukla öylesine iftihar edebilirler ki…
Güzel bir görünüm biçimi, siyah, parlak gözler, taptaze, sedef gibi bir ten bu ülkenin kadınlarını Avrupalılardan ayırır.Üstelik onların vücut güzelliği, korse, bali­na gibi şeylere bağlı değildir. Ama, daima endamlı, daima güzel vücutludurlar. Onlar ne ruj bilir ne de far. Ancak, tırnakların ya­rısını hınna ya da halk arasında dendiği gibi kına ile boyamayı severler. Sonra kaşlarını ve daha çok kirpiklerini sürme ile boyarlar.       

Takma saç kullanan bir Türk kadınına nadiren rastlanır. Takma topuz ya da bukle ile birlikte pudra, krem tek kelime ile Avru­palıların tuvaletlerinde çok önemli olan bu unsurlar Türklere yabancıdır. Saçlarını doğal durumda muhafaza ederler. Ya uzun örgüler halinde omuzlarına dökülür ya da başlıklarını oluşturan müslin sargısı­nın etrafında dolanır. Elli, altmış hatta seksen örgüsü olanlara rastlanır, örgüler genellikle çiçekler ve her tür mücevherat­la süslenir. Başın ön tarafındaki saçlar kısmen alnın üstüne dökülür, kısmen ya­naklarını örter. Saç tuvaletinin en çok beğenilen şekli de saçların bütün alnı ka­patarak, kaşların üstünde çift hilal meyda­na getirmesi ve iki hilalin birleştiği ucun burnun başladığı noktaya kadar uzaması-dır. Varlıklı kadınlar bu modaya çok riayet ederler. Zaten onların başlıkları; yanlara doğru çok hacimli olması, yüksekliği eh te­pede ipekli ya da sırmalı ya da incili bir püskülle son bulması bakımından diğerlerinden ayrılır.

Orta halli kadınların başlıkları fazla yüksek olmaz, alınları da daha açıktır; ca­riyeler de aynı tuvaleti yapar. Umumiyetle kadınlar da erkekler gibi başlıklarının altı­na kırmızı çuhadan yapılma bir takke giyerler. Bazılarınınki de beyaz çuhadan­dır. Bu çuhalar Kuzey Afrika’da dokunur. Bir süreden beri de Fransa’da, Orleans’ta dokunuyor.

Bütün kadınlar, özellikle yazın, üzerle­rine bürümcük-bürümlük denen ince bezden yapılma, topuklarına kadar inen uzun kollu gömlek giyerler. İstisnasız hep­si erkeklerinki kadar uzun don ve şalvar giyerler, bunlar topuk üstünden bir uçkurla sıkılır’. Kadınlar, her tür kumaşı kullanırlar. Gerçi bunlar, alışmayana ilk bakışta, faz­laca bol olduğu için gülünç gibi görünür ama, elbisenin bütünüyle bir uyum meyda­na getirirler. Kuşkusuz bu arada güzel bacaklı olanların, bacaklarını göstermeye imkân bulamadıklarını da belirtmek gere­kir. Çoraplar bile zar zor görünür. Bunlar da ince pamuk ipliğinden yapılmıştır ve uzunlukları bacağın yarısına kadar çıkar. Ayaklarına sarı deriden yapılma ‘terlik’ denen bir çeşit ayakkabı giyerler. Onun üstüne ‘pabuç’ denen ökçesiz bir ayakkabı giyilir. Kadınların ayakkabısı erkeklerin-kinden daha zarif olur. Varlıklı kadınlar ve saray önde gelen kadınlarınınki altın, gü­müş hatta değerli incilerle süslenir. İskar­pin, ökçe, toka gibi şeyler bilmezler. Ancak çoğu, evlerinde, bahçede dolaşırken tahta altlı galoşlar ya da altın işlemeli, ince kakmalı, yüksek altlı sandal (takunya) giyerler. Hemen hemen bütün kadınlar sa­dece   tuvaletlerinde   (süste,   makyajda)

kullandıkları eşyada değil, evlerinin sıra­dan günlük işlerinde de kullandıklarında bile nakışa geniş ölçüde önem verirler. Mendiller, havlular, peşkirler, peçeteler, el bezleri, kısacası don ya da şalvarlarının uçkuruna kadar böyledir.”

ELBİSE ZENGİNLİĞİ

“Müslüman Türk kadınları, biçimleri­nin zarafetinden çok, elbisenin zenginliği­ne önem verir, çünkü onlar, ancak bu şekilde beğenileceklerini düşünürler. Bü­luğa erdikten hemen sonra evlendirilir ve kocalarını da daha çok koca olarak değil, efendi olarak sayarlar. Başka erkekleri ancak kafes arkasından görebilirler. Sade ve nezih bir hayat yaşamak istedikleri için züppeliğin, koketliğin ne demek olduğunu bile bilmezler; bu, onlara tamamen yaban­cı bir şeydir…”

PEÇE TAKMA GELENEĞİ

Amerikalı A.Lytle Croutier ise, peçe ve peçe takma konusunda şunları anlatıyor: “Gelenek gereği, peçe harem anlamına gelir ve hâlâ da İslam dinine inanmış bir­çok ülkede güçlü bir tabudur. (Peçeye girmek), zamanla bir kurum halini almış, genç kızlıktan kadınlığı simgeler olmuştur. İlk âdet kanamalarını görür görmez kız ço­cukları peçe takmaya başlardı. Ellerine de eldiven giydirilirdi. Böylece en yakın erkek akrabalarından başka hiçbir yabancı er­kek onu göremezdi. Geleneksel İslam kültüründe kadın, pazar yerinde yüzünü açmaktansa çıplak dolaşmayı yeğlerdi. Çünkü yüzün dokunulmazlığı vardı. Peçe­nin ardından yalnızca gözler görünebildiği için basit bir bakış bile büyük anlam taşır­dı. Rama Metha’nın Haveli İçinde adlı öyküsünden peçe takmanın aslında avan­tajlı bile olduğunu öğreniyoruz. Çünkü takana, ‘başkaları konuşurken, düşünmek fırsatı veriyor, başkaları onu görmeden, onları   inceleme  fırsatı  hazırlanıyordu’. Gelenek gereği köylerin çoğunda kadınlar peçe takmazdı. Bütün köy halkı geniş ve büyük bir ailenin bireyleri sayılırlardı. Yi­ne köylerde kadınlar, erkeklerin yanında tarlada peçesiz çalıştıkları halde başka köyden bir erkek yakınlarından geçecek olursa, başörtülerinin ucuyla yine de yüz­lerini saklarlardı.

1453’te İstanbul’un fethinden sonra haremdeki kadınlar giysilerinin değiştiril­mesi konusunda ısrar ettiler ve sadece gözler için iki deliği olan maskeler yerine, Bizans kadınlarının da taktıkları yaşmak kullanma iznini kopardılar. Yaşmak, İstan­bul’a özgü, yarı şeffaf bir peçe İdi ve iki parça müslin kumaştan ya da 19. yüzyıldan sonra olduğu gibi tek parça daha ince müs­linden yapılırdı. Parçalardan biri bandaj gibi başın çevresinde dolaşır, alından kaş­lara doğru inerdi. Sonra enseye kıvrılır ve sırta dökülürdü. İkincisi yüzün alt bölümü­nü örten, ilkiyle öyle bir tutturulurdu ki, başkalarına tek parçaymış hissini verirdi. Ferace ya da başka bir parçaya boyun dü­zeyinden birleştirilirdi. Kumaşın şeffaflığı, ardındaki simanın hatlarını kısmen ve ba­kanı çatlatacak bir biçimde gösterirdi. Ancak, kadınlar özellikle burunlarını gös­termemeye dikkat ederlerdi, elbette gayri Müslim ve hafifmeşrep kadınlar buna dik­kat etmezlerdi.”

Konuyu İsveçli D’Ohsson’un satırlarıyla noktalayalım: “…İmparatorlukta yaşa­yan kadınlar, hangi milletten olurlarsa olsunlar, gerek davranış, gerekse giyim bakımından sokakta azami derecede ede­be, töreye uygun hareket etmeye mecbur­dur…”

“…Ülkedeki Hıristiyan kadınlar, özel­likle Rumlar, özel hayatlarında hemen hemen Avrupalılar gibi serbest olmakla birlikte, bazen Türk modasına uyar ve ay­nen kırmızı-beyaz renkleri kullanırlar. Ancak, halk içindeki kılıkları Müslüman kadınlarınınkinin aynıdır, başka bir kılıkta çıkmazlar. Eski Yunan ve Roma’da olduğu gibi sadece yüze örtülen tülü taşımakla kalmaz, aynı zamanda koyu renkli ferace­ler ve siyah ayakkabılar da giyerler…”

KADINLARIN HAMAM ALEMLERİ

“Hamam” sözcüğü bize sıcaklık anlamına, hamm sözcüğünden türetilen hammam’ın “m”lerden birinin eksik söyle­nişiyle girip yerleşmiş. Çok eskiden atalarımız bu sözcük yerine “Yunak” sözcüğünü kullanırlarmış… Sanırım, özellikle gençlerimizin çoğu “hamam terim­leri az bilir. Soyunmalık ya da camegâh (Roma hamamlarında apoditerium), soğukluk (frigidarium), ılıklık (tepidarium), sıcaklık (caldarium), halvet, cehennemlik, külhan gibi bölümlerden oluşan hamam, yani günümüzde tüm dünyanın “Türk hamamı” olarak bilip bel­lediği bu yıkanıp temizlenme mekânı, Bizans gibi Roma hamamlarından esinlenerek oluş­turulmuş… Hamam mimarisi, özellikle Osmanlılar döneminde gelişmiş ve doruk nok­tasına ulaşmış…

Türklerde, geçmişi yüzyıllara uzanan bir hamam geleneği, hamamın özel törenler ya­nında (gelin hamamı, güvey hamamı, kırk hamamı vb) günlük yaşamda da özel bir yeri var. Sayısız yörede topluca hamama gidilerek yemekli eğlenceler düzenleme ve yıkanma geleneği zamanımızda da sürdürülüyor. Gö­rücü yöntemiyle yapılan evlenmelerde erkek annesi, çoğu kez oğluna alacağı kızı hamam­da görüp beğenir.Bundan üç asır önceleri, birçok özgürlük­ten yoksun, hareme kapalı kadınlar için hamam günleri bir tutku, alabildiğine arzula­nan bir eğlence, vakit geçirme aracıydı. Hamam âlemleri, sefaları saatlerce sürer, Julia Pardeo’nun Boğaziçi Güzelleri adlı yapıtın­da anlattığı gibi bazen akşama kadar devam ederdi. Pardoe, bu yapıtının bir yerinde şunla­rı anlatır: “Hamamın ağır, yoğun ve kükürt kokan havası etrafı sarmıştı ve beni boğacak gibi oldu. Kölelerin kaçamak gülüşleri ve fısıl­tılı konuşmaları, hanımların mırıldanmaları buğultulu haldeydi; yan çıplak üç yüz kadar kadının görünümü, hamamın buharlı ortamıy­la kusursuz bağdaşıyor, bedenlerinin çizgisi­ni olduğu gibi ortaya koyuyordu. Yarı belleri­ne kadar çıplak köleler, kollarını göğüslerine kavuşturmuşlar, başlarının üzerinde deste deste saçaklı ya da işlemeli peşkirleri denge­leyerek durmadan gelip geçiyorlardı. Küme küme sevimli kızlar, güle oynaya yarenlik edi­yor, şekerlemeler yiyip, şerbetler, limonatalar İçerek hararet gideriyorlardı. Hamamın yoğun havasından hiç de rahatsız olmadıkları açık , seçik belli olan öbek öbek çocuklar aralarında oynaşıyorlardı… Ve bütün bunlar bir araya ge­lerek adeta düşsel bir hayalet oyunu yaratıyorlardı ki, ben bile gördüğümün gerçek mi, yoksa hastalıklı bir beynin yarattığı hayaller mi olduğundan şüpheye düştüm.”

Osmanlılarda bir haremin kadınları, o za­manlar, bir hareme davet edildiklerinde bazen günlerce orada kalırlardı. Odalıklar he­men kendilerini karşılar, temizlenip ferahla­maları için tezden hamama götürürlerdi. Demetra Vaka adlı Batılı kadın yazar Haremlik adlı yapıtında, “Köle kadınlar bizi soyup, de­niz kenarındaki hamama götürdüler. Hamam­dan sonra ev sahibemizin gönderdiği bol ve tertemiz çamaşırları giydik” diye yazar.

Hamam konusunda Amerikalı A.Lytle Croutier’in yazdıkları da şöyle: “Bir kalyanın çalışması olan İstanbul ve Türkler’de (1510), peşlerinde tepelerinde dengeleyip taşıdıkları şahane peşkirler, havlular, kokular ve içleri meyve dolu sepetler taşıyan köleleri ile ban­yoya yıkanmaya gelen haremli kadınları gösteriyordu. Hamama kapanıp kalacakları saatler boyunca hanımları bunları yiyip içecek ve kullanacaklardı. Haremde yaşayan kadın­lar İçin hamam, dış dünyaya açılmak için bir şanstı. Hatta bazıları için hamam yolculuğu, gizli buluşmaları gerçekleştirmek için yeterin­ce özgürlük bile sağlıyordu. Hepsi için ise umumi hamamlar’ tam bir dedikodu ve uydu­rulmuş rezaletlerin anlatıldığı birer merkezdi. Bir bakıma, kadınların özel kulüpleri gibiydi hamamlar… Bir zamanlar Topkapı Sarayı’nda otuz kadar hamam olduğu biliniyor. Ama bu­gün bunlardan pek azı ayaktadır. Çoğu yıkıla­rak başka amaçlar için yeni odalara dönüştü­rülmüştür. Bunların bir zamanlar hamam olduklarının tek kanıtı da, delikli kubbeleridir. Saraydaki bitişik iki hamamdan biri padişaha, diğeri Valide Sultan’a ait olanı, hâlâ ayaktadır. Yüksek, dar sütunlu, kubbe tavanından gelen gün ışığı ile aydınlanmış mermer yapılardır. Eskiden hamamın zemini ve duvarları zarif çi­nilerle kaplıydı. Su, pirinç musluktan geniş ve derin mermer kurnaların İçine akıyordu. Ka­dınlar da altın ya da gümüş hamam tasları ile kurnadan aldıkları suyu üzerlerine dökerek yıkanırlardı. Türk hamamında banyo küveti kullanılmazdı, çünkü, batıl bir inanca göre, durağan suda ifrit denilen şeytani yaratıklar bulunurdu… Ayrıca kadınların hamamda Ku­ran okumaları da caiz değildi. Çünkü hamam­ların genellikle cin ve ifritlerin rağbet ettikleri yerler olduğu inancı yaygındı.”

Türk hamamından pek hoşlanmayan Batı­lı hanımlar da var. Türkiye’ye bir gezi yapan Harvey adlı bir İngiliz hanımı, Geziler adlı kita­bında şöyle yazar: “Bir an kendimi bir karides gibi hissettim, elbette hayvancağız atıldığı kaynar suda haşlandığını hissedebiliyordu; ama ben de haşlandım… Arkadaşıma baktım yüzü pancar gibi kıpkırmızı olmuştu. Bayılır gibi olup, yalvaran bir ses tonuyla ‘Bizi burdan çıkarın’ diye inledik. Ama hepsi boşuna. Haş­landık ve keselendik ve yine haşlanıp, kese­lendik, tam gerektiği gibi…”

Osmanlıların İngiliz sefiresi ünlü Lady Montagu de Türk hamamlarından bir hayli et­kilenenlerden biri.  Bakınız bundan 274 yıl önce, 1717’de yazdıklarında neler diyor: “İlk girilen oda yastıklar ve  ağır halılarla kaplıydı. Ve hanımlar bunların üzerinde oturuyordu; ikinci odada, arkalarında köleleri, ama giysi­lerinde hiçbir mevki farkı gözetilmeden, tabiat ananın kendilerini yarattığı gibi yani sözün kı­sası çırılçıplaktılar, hem de hiçbir güzellik ya da eksikliğe aldırmadan. Ama aralarında hiç­bir bayağı gülümseme ya da yersiz bir hareket görülmezdi. Milton’un annemizi tasvir ettiği o yüce zarafet içinde dolaşıyor, yürüyorlardı. Aralarında çoğu Guido ya da Titian’ın kalemi­nin çiziştirdiği tanrıçalar kadar orantılı ölçüle­re sahiptiler ve yine çoğunun beyaz teni sanki parlıyordu. Bukle bukle örülmüş güzel saçları omuzlarına dökülerek, bu eşsiz güzelliklerin, örgüleri arasına serpiştirilmiş inciler ve kur­delelerle, tek süslerini oluşturuyordu… Bunca güzel kadını çıplak olarak bir arada görmek; hem de çeşitli pozisyonlarda, kimi sohbet ederken, kimi çalışır, kimi kahvesini ya da şer­betini içerken, çoğunu da yastıklarına seresepe uzanmış yatarken görmek, kölelerini de (genellikle on yedi, on sekiz yaşlarında hepsi de cici kızlardı) hanımlarının saçlarım tarar­ken izlemek hoştu.”

“Hamamlar ayrıca kadınların birbirlerini inceledikleri ve fırsat buldukça, göz ziyafeti çektikleri yerlerdi. Sultan’ın kız kardeşlerinden biri, kudretli ağabeyine (padişah) arma­ğan etmeyi tasarladığı bir köle kızı şöyle anlatır: ‘Ölçüleri kusursuzdu. Bedeni billur gi­biydi, kolları asma kabağı ve bilekleri incecik. Teni ise tanımlanamayacak kadar ince! Lo­kum gibi bir kız. Rengi mi? Gül sanki. Kırk bir kere maşallah!…’der.”

Türk hamamı, hamam sefaları hakkında yerli yabancı yüzlerce sayfalık belgesel yazı­lar var… Ama, buraya kadar anlatılanlar 300 yıl önceki hamamlarımız ve kadınların hamam sefaları hakkında yeterince bilgi vermiştir sa­nırım…

CİLT BAKIMI VE BOHÇACI KADINLAR

CİLT bakımı, hanımların yıllar boyu özen gösterdikleri ko­nu. Artık, doğru yanlış bile­meyiz, ama, Kleopatra’nın, cilt güzelliği için süt banyola­rına yattığını sanırım herkes bilir…

Türk kadını da yıllar yılı cilt bakımı konusuna özen göstermiş, bu ko­nuda uğraş vermiş. M.Panzer, Harem adlı yapıtında şunları yazar: “Terlemeye karşı çok iyi bir önleyici olan kına gibi, bazı göz bo­yaları da (sürme, rimel), göz kapaklarına, göz altlarına rahatlık veriyor, göz iltihaplarını önlüyor hem de bunları kullananları kem gözlerden koruyor inancı Türk haremlerinde egemendi.”

Edmondo de Amicis, Konstantinopolis adlı gezi notlarında aynı konuda şöyle yazar: “Türk kadınlarının güzelliklerini tanımlamak kolay değil. Onları düşündüğüm zaman göz­lerimin önüne hep aşırı beyaz bir yüz, kara iki göz, koyu kırmızı bir dudak ve yumuşak bir ifade geliyor. Ama, buna karşılık, hemen hepsi, ciltlerini badem ve yasemin karışımı bir yağla ovalıyorlar, kaşlarını boyayla uzatı­yorlar, göz kapaklarını Doyuyorlar, boyunla­rını pudralıyorlar, gözlerinin çevresine daireler çiziyor ve yanaklarına allık sürüyor­lar. Ama bütün bunları yaparken, çok zevkli ve ölçülü davranmayı da biliyorlar, boya fıçı­sına düşmüş hoppalara benzemiyorlar…”

Amerikalı A.Lytle Croutier, 300 yıl öncesi Türk kadınlarındaki cilt bakımı ile ilgili olarak şunları belirtir: “Kadınlar ayrıca ciltlerini ponza taşıyla (sünger taşı) ovarak yumuşatır, saçlarını yumurta sarısıyla yıkar ve gözlerin çevresinde oluşan kırışıklıkları gidermek için de yumurtanın akından yararlanırlardı. Her kadın, hamama kendine özgü kokuları ve merhemleriyle giderdi. Bunları üzerlerinde denerler, güzellik sırları yaratırlardı.Karanfil ya da zencefil gibi baharat yalnız yemeklerde, tatlılarda değil, ayrıca kadınla­rın tenlerini ovdukları yağların karışımında da bulunuyordu; çünkü Türk kadınları bunla­rın çekiciliği artırdığına inanıyorlardı. İngiliz kâşif Samuel Bacer, bir kadının toprakta na­sıl bir çukur kazarak içine sandal ağacı közü, tütsü, sarı mür sakızı ile doldurduğunu, çıkan tütsü dumanının kokusunu alması için çama­şır ve giysilerini çadır gibi çukurun çevresine nasıl yerleştirdiği anlatır.

TÜRK KADINLARININ KULLANDIĞI KOKULAR

Esansların, hoş kokuların ve güzel kokulu bitkilerin bütün Doğu uluslarınca çok eskiler­den beri kullanıldığını herkes bilir. Osmanlı­lar da kokuyu çok eski çağlardan beri tanıdılar. 17. yüzyılın başlarında Türk kadın­ları amber, gülsuyu, sarısabır, portakal çiçeği suyu, gül yağı, misk gibi parfümleri ge­niş ölçüde kullanıyorlardı. Dikkati çeken bir nokta, bu kokuların içinde hiç sentetik bir madde bulunmayışıdır. Aynı dönemde Türk kadınları arasında sakız çiğneme de çok yay­gındı. Sakız Ege adalarında, özellikle Sakız Adası’nda yetişen bir ağacın reçinesinden elde edilirdi, rengi açık sarı ve çok hoş koku­luydu, diş etlerini güçlendirdiği, diş ve mide rahatsızlıklarına iyi geldiği, hatta mide kana­malarını durdurduğu söylenirdi. Bu nedenle birçok hekim yaptıkları ilaçların terkibine sa­kız katarlardı. Tüm bunların yanı sıra sakız­dan çok sayıda hoş kokulu parfümler de elde edilir ve kullanılırdı.

GİYİM-KUŞAM YASAKLARI

Osmanlılar döneminde kadınların giyim-kuşamlarına kamuoyu olduğu kadar yönetici­ler ve hatta padişah bile olağanüstü bir dikkat ve özen gösterirdi. Osmanlı tarihi, kadınların giyim kuşamıyla ilgili yasakları içeren çeşitli padişah fermanlarıyla doludur, İşte III. Selim’in 1789’da tahta çıkar çıkmaz bu konuyla ilgili olarak yayımladığı ferman: “Nisa taife­sinin esvak ve bazarda etvarı müştehiyye ile keştü güzarları öteden beru memnu oldu­ğundan ve İngiliz şalisi çuka beyaget…” diye dehşetli bir Osmanlıca ile başlayan bu ferma­nın günümüz Türkçesi ile anlamı aşağı yukarı şöyle: “Kadın taifesinin sokaklarda ve pazar­larda çekici tavırlarla dolaşmaları öteden beri yasaktır. İngiliz şalisi denilen çuha gayet ince olduğundan, o çuhadan ferace giyen ka­dınların, ferace altındaki esvapları (vücudu dahil, elbiseleri) dışardan görünüyor. Kadın­ların İngiliz şalisinden elbise kestirmeleri (diktirmeleri) evvelce şiddetle men edilmişti (yasaklanmıştı). Kadınlar Engürü (Ankara) şalisinden ferace kestirmeye başladılar; fa­kat bu kumaş da ince ve kadınlar adeta sokağa feracesiz çıkmış gibi olduğundan o da yasak edilmişti. Aralıkta (bu arada) bazı hayasızların yine Engürü şalisinden ferace kestirdiklerini ve giydiklerini işittik ve gör­dük… Yasağımızın dikkat ve şiddetle tatbikini ve terzilerin Engürü şalisinden de ferace ke­sip dikmemelerini tekrar emrediyorum.

Bu yasaklarımızı dinlemeyen terzi tutu­lup, aman verilmeyip dükkânının kapısında asılacaktır.”

Eh… Ferman bu… Eğer yürekleri varsa terzi diksin, hanımlar giysin o İngiliz şalini ya da Engürü şalini…

BOHÇACI KADINLAR

Mahallelerde kapı kapı dolaşıp yatak, yastık çarşafı, çeşitli kumaşlar vb. satan kadınlar günümüzde de var, “bohçacı” denili­yor böylelerine, satacaklarını bir bohçaya istifleyip sırtlayarak dolaştıklarından olacak. Bohçacı kadınlar bundan 300 yıl önce de var­dı. Bu konuda İsveçli yazar D’Ohsson, şunları anlatır: “Hiçbir Müslüman kentinde kadın bir dükkâncı görülmez; aynı şekilde sokak ya da meydanlarda da öteberi satan kadına rast­lanmaz. Bütün bu işleri erkekler yapar; onlar da polis nizamlarına uymak zorundadır. Sa­yısız satıcılar mahallelerde her çeşit yiyecek maddesi ve eşyayı satar. Bu sayede, hizmet­çisi olmayan orta halli aileler, sokağa çıkma gerekmeden dilediklerini satın alabilirler. Şehirde satıcı olarak dolaşan kadınlar, sade­ce bohçacılardır. Bohçacılar, haremlere girebilir ve ev hanımlarının, cariyelerin iste­dikleri şeyi sağlarlardı.”

Amerikalı A.Lytle Croutier, şöyle anlatı­yor, o dönemdeki bohçacı kadınları: “Avru­palı tüccarlar bazen haremlere mallarını sokabilmek için yerli Hıristiyan kadınlarla ev­lenirdi. Bunlardan birinin garipliği ilgimi çekmişti, neler taşıdığını merak ederdim. Meğer bohçacı kadınmış ve bohçalarında da sattığı malları taşıyormuş. Kafkasyalı idi ve yıllarca Önce hac için buralara gelmiş, sonra da pek çokları gibi kalmaya karar vermişti. Malları arasında iğne, iplik, ucuz oyuncaklar, birtakım halka ve bileziklerle, incik boncuk çoğunluktaydı ve bir bohça da ucuz kumaş taşıyordu. Bohçacı kadınlar sık sık kapımızın eşiğinde de boy gösterirdi ve mallarını teşhir etmek için bohçalarını açtıklarında duydu­ğum heyecanı asla tarif edemem.

Çoğu da garip şeylerdi: Cafcaflı ve renk renk yatak örtüleri, zevksiz barok desenli da­masko ipek kumaşlar, şilebezinden şeffaf gece giysileri, kurdeleler, şeritler, Ninemle annem bana sormadan çeyizim için hep bir şeyler satın alırlardı, ama bunlar benim ge­reksinmelerim değil, büyüklerimin garip şeyler almak merakına cevap veriyordu. Yıl­lardır çeyiz için toplanan gecelikler, yatak takımları da sonradan akrabalara, dostlara, sadık hizmetkârlara dağıtılıyordu… Çeyiz sandığında İse pek az şey kalmıştı. Danteller, hatırladığım kadarıyla bohçacı kadınlardan alınmış yatak örtüleri, incik-boncuk…”

“….Yıllar sonra, 1950’nin başlarında Büyükada’da bir kahvede otururken, çevremi vapur bekleyen Arap turist kadınlar sardı, ka­labalık arasından çıkan bir bohçacı kadın, eski bohçaların yerini alan iki bavulla çıka-geldi. Bavulları açıp Arap kadınlara gösterir­ken şaşırdım… Ama, o eski egzotik Şam ipeklilerinin, Kudüs pamuklularının kaybo­lup gittiğini görünce düş kırıklığına uğradım. Çağdaş bohçacı kadın sentetik iplikten maki­nede örülmüş giysiler satıyordu… O eski bohçacı kadınların romantik havası çoktan kaybolup gitmişti…”

EVLER –ODALAR-MUTFAKLAR

TÜRK evlerinde altın ve gümüş, çeşitli eşya vardır 300 yıl ön­ce, tabii hali vakti yerli yerinde olanların. Çatal ve bıçak nadi­ren kullanılırdı. Kaşıklar ise ağaç (en çok şimşir ağacı) ya da fildişinden yapılırdı. En varlıklı evde bile gümüş sofra takımı bulunmazdı. Tabaklar kalaylı bakır, fa­yans, porselen ya da pişmiş topraktandı. Ancak pek az olarak bazı varlıklı ve üst düzey görevlileri evlerinde yaldızlı bakır kullanırlar­dı. Padişahlar bile sarayda altın ve gümüş yemek takımları kullanmazlardı. Ancak, bu ku­rala sadece Kanuni Sultan Süleyman uymadı ve bu iki değerli metali çok çeşitli takımlarda ve yemek kaplarında kullandı. Bir defasında kabul ettiği Iran elçilik heyetine verdiği resmi ziyafette sofra takımı baştan aşağı altındandı. Hazır bulunanlar şaşırmış, İranlılar bu gör­kem karşısında dehşete düşmüşlerdi. Kanuni’nin ölümünden (1566) sonra sarayın bu lüksü ortadan kalktı. Onu izleyen hemen tüm padişahlar sadece porselen kullandılar. On yedinci yüzyılda da durum böyleydi.

İBRİK-TEPSİ-VAZO

Yemek takımları bir yana, sarayda olsun,büyük konaklarda köşklerde olsun altından,gümüşten hatta değerli taşlardan, başka işler,de kullanılmaya yarayan çok çeşitli eşya vardı. İbrikler, tepsiler, vazolar, buhurdanlar,hatta reçel ikram edilirken kullanılan küçük kaşıklar gibi… Bu lüks, diğer ev eşyalarında
da görülürdü, ama yine de Avrupa’daki ileri gelenlerin konaklarından estirilen aşırı lüks ve ihtişama rastlanmazdı…        

EVLERİN EN ÖNEMLİ UNSURU: SOFA

Türk evlerinde dayanıp döşenilen yerin başta geleni sofa idi. Sofa, Müslüman Türk ev-lerinin en önemli unsuruydu. Bir evin her odasında bulunur, hem iskemle, kanepe, kol­tuk yerini tutardı. İstanbul olmak üzere, 300 yıl önce ülkedeki bütün evlerde bir iskemleye i rastlanırdı. Her yerde görülen sofa idi. Bunlar, odayı çepeçevre kuşatır, geniş ve rahat bir oturacak yer oluştururdu. Sofaya, bağdaş ku­rularak oturulurdu. Bu oturuş -ki Batılılar hâlâ rahat rahat bağdaş kuramaz- insanı günlük yaşamın etkinlik ve yorgunluklarından uzak­laştıran ve rahatlık veren bir oturuştu. Özellik­le kadınların dairelerinde bulunan sofalar (divan ve halk arasında makat da denirdi) çu-ha, yollu kadife ve aynı şekilde değerli kumaş­larla kaplanır, süslü, işlemeli, yumuşak yastıklarla beslenirdi. Evlerdeki tek mobilya buydu denilebilir. Komodin, konsol, köşe seh­paları, kollu şamdan, avize, tablo vb. gibi şeyler bilinir, ama kullanılmazdı. Gümüş ya  da yaldızlı gümüş şamdanlara ancak çok var­lıklı ve biraz da Avrupa ve Avrupalılarla ilişkisi olanların evlerinde rastlanırdı. Halkın geri ka­lan kısmı kalaylı bakır ya da pirinç şamdan kullanırdı. Bunlar geceleri odanın ortasındaki j küçük, yuvarlak masaya konurdu.

Genellikle bir evin başlıca odaları ve sa­lonlarında ilk olarak beyaza boyalı (Osmanlı İ badanası) duvarlar dikkati çekerdi. Bu duvar­larda altlı üstlü çift pencereler yer alırdı. Üstte-| ki pencereler tavana yakındı ve renkli camlar ya da alçıdan çeşitli desenlerle işlenmişti. ‘Dükkânlarda, mağazalarda, kahvehanelerde olduğu gibi evlerde görülen tablolar, tahttaki hükümdarın tuğrası idi.

ODALARIN RENKLERİ-HALILAR-AYNALAR

Evin geri kalan kısımları gibi ahşap olan tavanlar da çeşitli renklere boyanırdı, en ege men renk beyaz, yeşil ve maviydi. Evlerdeki odaların tabanı, yazları Mısır kilimleri, kışın da Türkiye’nin izmir, Selanik gibi kentlerinde ve başka yerlerinde dokunmuş halılarla kapla­nırdı. Iran halısı kullanan varlıklı kişiler de vardı. Evlerin pek azında büyük boy aynaları bulunurdu; bunlar da altın yaldız çerçeveli, portatif aynalardı, çoğu Venedik’ten gelirdi. Pencere perdeleri Hint kumaşından ya da ale­lade kumaştan olurdu. Kuşkusuz varlıklı ve önde gelen kişilerin haremlerinde mobilyada olsun, döşemede olsun büyük bir lüks ve ince­lik vardı. Bu tür evlerin çoğunun iki-üç odası ahşap kaplıydı, duvarları inci sedefi, fildişi Çin ve Japon porselenleriyle süslüydü.

SOBA-TANDIR

Günümüzden 400 yıl kadar önce impara­torlukta soba pek bilinmiyordu. Ocak (şömine) ise ancak bazı ileri gelenlerin evlerinde bulu­nurdu… Türk evlerinde en yaygın ısınmaya oturan kadınlar, örtüyü dizlerine alır, bu şekilde rahatça ısınırlardı. Çoğu Türk kadını günlerini -tabii soğuklarda- tandırın başında geçirir, orada çalışır, orada yer, akrabalarını, konuklarını orada kabul eder, kış sohbetlerini orada yapardı. Hemen hemen tüm evlerde tandır önemli bir mobilyaydı. Örtüleri saten ye da sim ya da sırmalı kumaştan, zengin işlenmiş olurdu. Tandır, Osmanlı İmparatorluğu’nda her sınıftan insan tarafından kullanılırdı; İmparatorluktaki Avrupalılar arasında da tan­dır kullananlar vardı.

YATIP KALKMA

300 yıl önce Türklerin yatmasında da Doğu geleneklerinin sadeliği egemendi, Daha ne karyola ne de Avrupalılarınki gibi süslü yatak­lar bilinmiyordu. Erkekler de kadınlar da sofada yatıyorlardı. Bütün odalarda çok büyük dolaplar (yüklük) vardı; gündüzleri yataklar, yorganlar, yastıklar, çarşaflar ve örtüler ora­da dururdu. Akşamları ya doğrudan doğruya sofaya ya da yerden biraz yüksekteki bir pey­ke üzerine yatak serilirdi. Bu peykelere bütün odalarda rastlanırdı. Yatak eşyasının her gün serilip kaldırılması, yüklüğe konulması doğru­su oldukça güç ve zaman kaybına yol açan bir uğraştı.

Türk evlerinde şilteler daima yün ya da pamukludandı. Kıl ya da kuştüyü asla kullanıl­mazdı. Çarşaflar pamuklu kumaştandı. Yor­ganlar, kumaşı ucuz olsun pahalı olsun, ince pamukla doldurulurdu. Bu nedenle yorganlar ayrıca bir çarşafla kaplanır, bu çarşaflar hafta­da birkaç kez değiştirilirdi. Erkekler, gecelik başlık yerine vatkalı sarık giyerdi. Kadınların da birçok parça müslinden oluşan yüksek baş­lıkları vardı. Kadınlar da erkekler de don ve entari (gecelik) ile yatarlardı. Bu âdet bütün imparatorlukta ve özellikle sık sık yangın çı­kan kentlerde yaygındı. Yataklar geceleri toplandığı için, gündüzleri ortalıkta yatak gö­rülmezdi, kuşkusuz hastalık durumu hariç… Bu durumda hasta, sofaya serili yatağında ya­tardı. Seçkin ailelerde hanım hamile olduğu zaman, doğumdan birkaç hafta önce, oda Şam halısı, saten ya da başka değerli kumaşlarla döşenir ve yine aynı kumaştan bir yatak hazır­lanırdı. Doğum, burada yapılır, yakınların ve samimi dostların kutlamaları burada kabul edilirdi. Doğumdan kırk gün sonra bütün bun­lar kaldırılır ve yeni bir doğuma kadar bir daha kullanılmazdı.

Bütün imparatorlukta sadece hanedan­dan olanlar sabit ve süslü yataklara sahipti. Konaklan Şam halıları ve zengin kumaşlarla döşeliydi. Bu, bir bakıma, hükümdara, şehza­delere, sultanlara ve padişahın haremindeki kadınlara bir “ayrıcalık”tı… Eski geleneğe gö­re, bir “kadın” hamile kaldığı zaman, padişah onun odası için yeni döşeme emrederdi. Bu eşya bir halı, bir yatak; yakut, inci, zümrüt işle­meli bir sofadan ibaretti…

KURŞUN DÖKME TEDAVİSİ –KOÇU ARABALARI VE MERSİYELER

300 yıl önce -hoş, günümüzde de var ya- “kurşun dökme”, özellikle kadınlarımız arasın­da olağanüstü yaygın bir “te­davi yöntemi” idi. Ali Rıza Bey adlı Osmanlı yazarı, on üçün­cü asr-ı hicride İstanbul Hayatı adlı yapıtında konuyu, ayrıntılarıyla ve hayli ilginç bir biçimde şöyle anlatır: “Eski kadınlarımızın inancına göre, herhangi bir hastalığa karşı derhal kurşun dökülürse hastalık hafifler, çünkü bu inancın Fatma Anamızdan (Fatma ya da Fatıma: Hz. Muhammed’in kızı (610-632), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in annesi) kaldığını söylerler. Kur­şun, baş, karın ve ayak olmak üzere üç ayrı yere döküldüğünden, hangi bölgede kurşun fazla patlamışsa, hastalığın o bölgede olduğu­na kanaat getirilir, ona göre hastalığın tedavi­si çarelerine başvurulurdu.

Kurşun dökücü, damar basıcı ve kırbacı (karın şişliğini tedavi eden) kadınlar, halden hatırdan anlayan ve nabza göre şerbet veren kimselerdir. Müşterilerine karşı güler yüzlü ve tatlı dillidirler; onların halleriyle hemhal olur, dertleriyle yakından ilgilenir, tatlı diller dökerler.

Hastalık görülen evde, yapılan davet üze­rine kurşuncu kadın, takımını alarak gelir. Takım, bir külçe kurşun, içi sırlı büyükçe bir yoğurt çanağı, uzunca saplı bir tava ile iki ma­vi peştemaldan ibarettir. Kurşuncu kadının gelişiyle birlikte hastanın geçirmekte olduğu haller ev halkı tarafından kendisine bir bir an­latılır. Böylece kadın bilgi sahibi kılınır. Bundan sonra kurşuncu kadın mangal başına geçer ve içinde kurşun bulunan tavayı ateşe sürer; kurşunu eritir. ‘İyi saatte olsunlar peri­lerinin erkekleri’nden sakınmak amacıyla başını örter.

Hastanın odasına girer, hasta arka üstü yatırılır ve üstü mavi peştemal ile örtülür. Kur­şuncu kadın hastanın başucuna gelir, ıstırabı­nın ne tarafında olduğunu önceden öğrendiği için kurşunu o tarafa doğru yüksekten döker, o esnada şiddetlice bir ses çıkar. Kurşun parça­ları sıçrayıp etrafa yayılır, bu da hastalığın şiddetine alamet sayılır. Sonra, ev halkı ile bir­likte çanaktaki su içinden kurşun çıkarılıp dikkatle İncelenir. Kurşunun arasında meyda­na gelen ince ince delikler ‘göz’e alamettir, hastaya nazar değmiş olduğundan şüphe kal­maz. O günlerde evlerine gelmiş olan misafir­ler arasında, hastaya maşallah dememiş olan filanca hanımın nazarının değdiğine, müzake­reler sonunda hükmedilir. Kabil olup da o hanımla görüşme imkânı bulunursa, pabucundan bir parça kesilip hasta bununla tütsü­lenir. Bu mümkün olmazsa, karanfil çatlatmak gerekir. Hastalık, sancılı ve karın bölgesinde ise, kurşun da bu bölgeye dökülürken fazla ses çıkartmışsa, hasta dalak olmuştur. Bu tak­dirde dalakçı kadına, eğer kurşunun incelen­mesinde hayvana benzeyen bir şekil görülmüşse, korkmuş olduğuna hükmedilip, korku damarını basıcı kadına başvurmak la­zımdır. Üçüncü dışarlık alameti havale hasta­lığıdır. Artık, bu gibi hastalıklara bakan bir hocaya müracaat etmek gerekir. Fakat, bu müracaatlar kurşuncu kadının buluş, görüş ve tavsiyesine uygun olarak yapılır. Kurşun dö­küldükten sonra çanaktaki küllü su okunup üflenir, bir miktarı şifa niyetine hastaya içirilir, geri kalanı hastanın yattığı odanın tavanının dört köşesine (kefareti budur, kefareti budur) diyerek elle serpilir ve bir okka ekmek doğra­nıp, aynı çanağa konulup üç defa hastanın başında çevrilerek gezdirildikten sonra kö­peklere verilir. Başka biri yetkili olmadığı için bu işlerin hepsini kurşuncu kadın yapar. Vazi­fesi biten kurşuncu kadına ücreti verilir. Bundan başka hastanın hayratı olarak bir mik­tar da kurşun vermek gerekir. Hemen kurşun bulunmadığı durumlarda apteshanelerdeki kurşunların da sökülüp verildiği görülmüştür.

Kurşun döktürüldüğünde, hastalığın kö­pek ya da benzeri bir hayvandan korku nede­niyle meydana geldiğine kanaat getirildiği zaman, korku damarlarını basıcı kadına müra­caat edilir. Basıcı kadın, hastayı sırtüstü yatı­rır, korku damarlarının kasıklar arasında olduğuna İnanılır. Basıcı hoca hanım, iki eliyle hastanın kasıklarına basar ve Bas gitsin!’ der, yere vurur ve bu sözü üç kez tekrar ettikten sonra okuyup üfler. Bu sırada hoca hanıma hastanın ağırlığının işareti sayılan esnemeler gelir, okudukça da bu esnemeler yok olur ve böylece korku damarları yerine gelmiş sayılır.

Hastanın karnının şişi için de dalak kesici, kırbacı denilen kadınlar getirtilir…“

MESİRE YERLERİ VE KADINLAR

300 yıl önce İstanbul, elbetteki günümüz­deki İstanbul değildi. Günümüzde neredeyse çoğu kentin içinde kalmış olan nevzuhur ma­halleler, semtler, beton yığınıyla kaplı alanlar İstanbulluların mesire yerleriydi. İstanbul hal­kı, özellikle ilkbaharda kır eğlencelerine çok düşkündü. Ali Rıza Bey’den dinleyelim bun­dan sonrasını: „Kıştan bıkan İstanbullular, ilkbaharın başladığı Nevruz gününü (22 Mart) evde ve kahvelerde geçirmeyi büyük kayıp sa­yarlar, her fırsatta kırlara, çayırlara koşarlar­dı. İlkbahar gelince, açık havalarda Eyüp’e giderlerdi. Kadınlar türbe bahçesinde, erkek­ler kebapçı ve kaymakçı dükkânlarında topla­nır, yemeklerini yedikten sonra eğlenceler başlardı. Kadınlar salıncak sallanır, birbirini gıdıklar ve kulaklarına bir şeyler söyleyerek gülmekten katılırlardı.

KOÇU ARABALARI

Kadınların erkekler gibi at ve eşeklere bin melere yasaklanmış olduğundan, kadınlar öteden beri arabaya binerlerdi. Harem-i Hümayun, vezirlerin ve devletin ileri gelenler,eşleri, büyük dört tekerlekli, yüksekçe, etrafı tahtadan yapılmış ve üzeri eğri denilen birçok çember ile çevrili, pencereleri kafesli, yaysız koçu adı verilen arabalara binerdi. Koçuların içi kadife ve diğer değerli kumaşlarla döşenir-di. Arabanın dört bir yanındaki tahtalar dıştan boyanır, oymalı, yaldızlı çiçeklerle süslenirdi. Binmek ve inmek için küçük merdivenler var­dı. Sonraları, yaylı arabalar çıktığından koçular kullanılmaz oldu.“

KÂĞITHANE

İsveç’in İstanbul Maslahatgüzarı D’Ohs-son, yüzyıllar öncesi Kâğıthane için şu bilgile­ri verir: „İstanbullu kadınlar koçu arabalarıyla Kâğıthane’ye ya da Göksu’ya giderler. Avru­palıların ‘Tatlı sular’ dedikleri Kâğıthane, İstanbul civarının en güzel gezinti, mesire ye­ridir. Ovalar, yamaçlar, altın yaldızlı çüçük hasırlar, alçak köprüler ve sularını Boğaziçi’ ne akıtan derede yüzen kayıklar… Bütün bunlar en güzel tabii manzarayı insanın gözle­ri önüne serer. Vaktiyle burada bir kâğıt imalathanesi varmış. Adına bu yüzden Kâğıt­hane diyorlar. Bu çok geniş çayırın bir ucunda da bazen genç topçular atış talimleri yapar. Uygun mevsimlerde her tabakadan insan, ka­dınlı erkekli Kâğıthane’ye, Göksu’ya, Bentler’e gezmeye gider; kadınlar daima örtülüdür ve yine erkeklerden örtülü otururlar.“

BOĞAZİÇİ KAYIKLARI

D’Ohsson, Boğaziçi’ndeki kayıklar hakkın­da da şu bilgileri verir: „Kayıkların dört-yedi çift küreği vardır. Genellikle yaldızlıdırlar. Ka­yıkların dışını beyaza boyatmak, sadece devlet büyüklerine tanınan bir imtiyazdır. Ka­yıkta halı ya da örtü üzerine oturulur. Dayana­cak yer çuha kaplıdır. Hükümdar ve hanedan mensuplarından başka ancak veziriazam ye­şil çuhadan bir tente ile kaplı, on iki çifte kayık kullanabilir. Boğaziçi’nin iki kıyısındaki rıh­tımlarda binlercesine rastlanan halk kayıkları, iki ya da üç çiftedir. Hepsi de hemen birbirine benzer. Bazen yelkenli de olurlar; ancak, bu durumda devrilme tehlikesi fazla olur. Türk kadınları, hangi tabakadan olurlarsa olsunlar, Boğaziçi’ndeki sandal gezintilerini gene örtü­lü bir biçimde giyinmiş olarak yaparlar.“

EĞLENCELER –ÇENGİLER VE LEZBİYEN ÇENGİLER

ÇENGİ” sözcüğü, dilimize Farsça’dan geçme; çalgı eşliğinde oynamayı meslek edinmiş ka­dın anlamına geliyor. Osman­lılarda çengi sözcüğü önceleri kadın – erkek ayrımı yapılmak­sızın raks eden (dans eden, oynayan) herkes için kullanı­lırken 18. yy başlarından itibaren yalnız kadın­lar için kullanıldı, erkeklere köçek ya da tavşan denildi. Çengilerin kendilerine has bir giyinme biçimleri vardı. Başlarında altın yada altın taklidi paralarla süslü bir tepelik, alnın orta yerinde irice bir altın bulunurdu. Üzerleri­ne ipek kumaştan hilali denilen bir gömlek, onun üstüne yenleri diz kapağına kadar inen, işlemeli bir entari, bunun üstüne de sırmalı camedan giyerlerdi. Entarinin altında bilek hi­zasından büzülmüş bol bir şalvar olur, bele lahuri şal bağlanır ve üzerine işlemeli kemer takılırdı. Ellerde zil ya da çarpare, ayaklarda alçak ökçeli, işlemeli pabuçlar olurdu. İstan­bul’da Şam, Tırnova ve Ayvansaray çengi takımları, zamanında büyük ün yapmıştı. Çen­gilerinin hiçbiri Müslüman değildi.

Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey, 18. yüzyıl­daki kadın çengileri şöyle anlatır: “Kadınlar cemiyetinde sanatını icra eden çengiler de or­ta oyuncularında olduğu gibi birçok kola ayrıl­mıştır. Kolbaşı ve muavini ile beraber bir kol on iki çengiden ibaret olup, refakatlerinde ikisi daire, birisi keman ve biri de çlftenara (Nakka­re: İkisi birbirine bağlı küçük kös) çalmak üzere dört de şıracı dedikleri çalgıcıları ve bir­kaç da yardakçıları bulunur. Bunlar, tam kol olarak oyuna gittikleri zaman orta oyunların­da kullanılan menteşeli tahta edevat ve ona göre elbiseler de birlikte götürülür. Çengiliğe heves edenler bu meşkhanede talim ederek otuz, otuz beş yaşlarına kadar sanatlarını icra ederler. İçlerinde kırk yaşını aşan yosmaları da bulunur. Kolbaşı ve muavini hanımın yaş­ları altmışı bulmuşsa Ağır Ezgi denilen ilk raksa çıkmaları usulleri icabıdır. Bunların bu­lundukları başlıca yer Tahtakale Kadınlar Hamamı olup, derme çatmaları Ayvansaray’-da Kıpti (Çingene) mahallesindedir. Bir çengi kolu tutmak isteyen eğlenti sahibesi, hangi ko­lu isterse bir kadını yollar, bu kadın kolbaşı hanımı bularak pazarlığa girişir. Pazarlık iki şarttan (şıktan) biri seçilmek üzere yapılır. O da fasıllar sona erdikçe para toplamak ya da toplamamak şekilleri olup, kibarcası misafir­leri iz’aç (rahatsız) etmemek için para toplattırmamaktır. Raks esnasında hoşuna gidip bahşiş vermek ya da altın yapıştırmak isteyen misafirler, arzularında serbest bırakılır. Hangi şart intihap edilmiş (seçilmiş) olursa olsun, oyun esnasında icap ettikçe, düğün sahibesi hanımlar tarafından mutad olduğu (kural ve alışkanlık olduğu) üzere, basma veya sair ku­maşlardan askı asılmak ve bahşiş verilmek mecburi idi.”

LEZBİYENLİK

Ali Rıza Bey, çengilerin düğün evinde yaptıkları hazırlıkları, oynadıkları oyunları an­lattıktan sonra, lafı dönüp dolaştırıp lezbiyenliğe, seviciliğe, o dönemin sözcüğü ile “zurefâ”lığa getiriyor; şöyle ki: “…Kolbaşı ha­nım… dut veya zümrüt küpeleri kulağa tak­mazlar, toplu İğne ile hotozun bir tarafına şöyle bir iliştirirler. Bu da incelik alametidir. Eski kadınlarımız çengilere, hamam ustaları­na ve bunlarla sıkı fıkı, canciğer olan bazı mirasyedi hanımlara ince takım (Zurefâ) derlerdi. (Zurefâ sözcüğü sevici kadınlar anlamına geldiği gibi, zarifler, nazik, ince duygulu, hoş konuşan kimse anlamlarına da gelir). Bu ince takım kadınlar arasında zurefâlığa (seviciliğe) alamet olmak üzere kenarları ciğer deldi, kö­şeleri ah ah işlemeli mendil bağlarlardı. Bu kısım kadınlar, cemiyet hayatına muhalif (ay­kırı, karşı) bir hayat geçirirler, erkeklerden zevk almazlar. Bunların birbiriyle sohbetlerin­de dahi bir başkalık vardır… Kendilerine mahsus edalarıyla, imalı, nükteli şakalar ya­parlar. Yabancıların yanında rumuzlarla meramlarını ifade edişleri, kuşdili (Nagasıgıl-sıgın = Nasılsın gibi) konuşmalar birbirini kovalar. Fakat, bu suretle aralarında cereyan eden haller o kadar gizli o kadar nükteli şey­lerdir ki, her göz görmeye, her kulak işitmeye muktedir olamaz, meğer ki, yine kendi cinsle­rinden olmalıdır. Bunlar, kendi kendilerine kaldıkça âşıkane beyitler, kıtalar okuyarak iç yüzlerini açığa kor ve gizli sırlarını açığa vu­rurlardı. Bu manzumeler: Karanfilsin kararın yok, gonca gülsün tımarın yok. Ben seni çok­tan sevdim, senin benden haberin yok’ gibi şeylerdir.”

Sevicilik, lezbiyenlik konusunda bunları yazmış Ali Rıza Bey… Aynı konuda Amerikalı A. Lytle Croutier şöyle yazar: “Hamamlarda erotizm, yalnız haremlerin efendilerine özgü değildi. Zevk vermek üzere eğitilip yetiştiril­miş, ama sultanın yatağını paylaşmak şansına sık sık erişmemiş kadınlar İçin de, hamam se­faları güzel vücutlarla kendilerine göz ziyafeti çekmek ve birbirlerini tatmin etmek üzere ele geçen iyi bir fırsattı. Birbirlerini yıkarlarken ya da ovalarlarken, mahrem yerlerinde ilk tüyle­rin çıkıp çıkmadığını yakından araştırırlarken, harem kadınları sık sık birbirleriyle arkadaş, kadar sevgili de oluyorlardı.”

Sevicilik konusunda işte İtalyan Bassano da Zara’nın yazdıkları: “Kadınların bu birbirini yıkama ve ovalama sefalarının yarattığı yakın­lık sırasında, birbirlerine aşk tutkusuyla bağlandıkları da hemen herkesçe biliniyor. Ve bu nedenle bir erkeğin bir kadına âşık olması gibi, bir kadının da hemcinsinden birine gön­lünü kaptırmasına da sık sık rastlanıyor.”

Edmondo de Amicis’in, lezbiyenlik konu­sundaki gözlemleri ise şöyle: “Kadınların kendi aralarında pek ateşli ilişkileri vardı. Ay­nı renkleri giyiyor, aynı kokuları sürünüyor, tenlerine aynı biçimde ve büyüklükte benler oturtuyorlardı ve aralarında heyecan verici gösteriler yapıyorlardı. Avrupalı kadın gez­ginlerden biri, eski Babil’deki bütün sapkınlık­ların, haremde de varolduğunu ileri sürüyor.”

OYUNLAR

İsveçli D’Ohsson, Osmanlılarda kadınla­rın neler oynayarak vakit geçirdikleri konu­sunda şunları anlatır: “Kadınlara gelince, onlar da haremlerinde salıncakta sallanır, ya­hut körebe gibi masumane oyunlar oynarlar. Azınlık ise, Avrupalılar gibi kâğıt oyunlarına düşkündür, bunu hem paralı, hem parasız oy­narlar… Diğer taraftan güldürücü oyun ekiple­ri, komikler, hokkabazlar, güreşçiler, ip cambazları vardır ama, bunlar alenen temsil vermezler ve ancak özel vesilelerle görünür­ler. O zaman da, bütün gösteri evin içinde geçer. Çocuğun doğumu veya bir nikâh vesi­lesiyle böyle bir eğlence tertip etmek de, ancak çok varlıklı insanlara nasip olur.

Hayal-i zıl dedikleri gölge oyunu, Türk ka­dınlarının ve çocuklarının da, erkekler gibi sevdikleri eğlencelerin başında gelir. Hayat­larını bu işle kazananlar, kapı kapı dolaşarak marifetlerini gösterirler. Bu gösteriler Kara­göz’ ve ‘Hacı-Ayvaz’ (halk arasında sonradan Hacivat denilmiştir) denen iki kahramanın yaptığı çeşitli komiklikler üzerine kurulmuş.

SARAYDA DURUM

Saray hareminde kadınların oynadıkları oyunlarla ilgili olarak A. L. Croutier şöyle ya­zar: “…Kızlardan biri erkek gibi giyinir, kaşları rastıkla kalınlaştırılır, dudağının üzerine de bir bıyık oturtulurdu. Başına da kavuk niyetine bir yarım ve içi boş kabak ya da karpuz geçiri­lirdi. Sonra tersine bir eşeğe biner, bir eliyle hayvanın kuyruğunu tutarken, öbür eliyle de soğan ya da sarmısak tanelerinden yapılmış tespihini çekerdi. Bir başkası eşeği dürtükler ve hayvan yürüdükçe, üzerindeki kız kahkaha­larla gülerek hayvanın üzerinde dengede durmaya çalışırdı… Yaygın oyunlardan biri de, havuzlardan birinin başında bir çember oluşturmaktı. Kızlardan biri sözde ayağı kay­mış gibi yapar ve havuzdan düşerdi. O havuz­dan çıkmaya çalıştıkça, çemberdeki kızlar onu yine havuza itmeye çalışırdı. Kız, bir yolunu bulup çıktıktan sonra da, diğer kızlardan birini itip havuza düşürmek için hepsini kovalama­ya başlardı…

Sultanın genç kızları ise, kendilerine canlı birer taşbebek gibi armağan edilen köle Çer­kez kızları ile oynar, onları yıkar, saçlarını tarar, anneleri Valide Sultan’ın yardımıyla giy­dirirlerdi…”

‘’HAREM’’ KUTSAL YER SAYILIRDI

BABA evi ya da koca evi, 300 yıl ön­ceki Osmanlı toplumunda, kadın­lar için bir “tecrit = Bir yerde tutulma, soyutlama” yeri olarak ; nitelenebilir. Saraylar, konaklar, köşkler, kent ve kasabalardaki tüm konutların iç düzenindeki in­şa biçimi bu anlayıştan kaynakla­nır. Bu konuda İsveçli D’Ohsson’a kulak kabartalım: “… Bütün evler ikiye ayrılır. Biri ‘Selamlık’tır. Eski Yunan’da buna ‘Andron ya da Andronitis’ derlerdi. Bu kısımda yalnız evin erkeği, oğulları ve uşakları bulunur. Diğer kı­sım ise mutlak olarak kadınlara ayrılmıştır. Yani, eşlere, kız çocuklarına, annelere, kız-kardeşlere, teyzelere, cariyelere vs. Bu kısma da ‘Harem’ denir. Kelime, kutsal yer, tecrid edilmiş yer anlamındadır. Burasının bir iffet yeri olduğunu ve tüm erkeklere yasak olduğu­nu ifade eder. Kelimenin Yunanca karşılığı “Yinaikion, Yinaeconitis”tir. Harem sözüyle, evin sadece kadınlara ayrılan kısmı değil, doğrudan doğruya kadınlar da kastedilir. Bazı yerlerde haremlik ile selamlık arasında bulu­nan odalar da vardı ki evin bu kısmına ‘Mâbeyn denir, ‘ikisi arasında’ anlamına gelen bir kelimedir. Buraya ancak aile reisi girebilir.

Evlerdeki böylesi bir ayırma, aile hizme­tinde çalışanlar arasında da, aynı şekilde kesin bir bölünmeye yol açar. Hiçbir uşak, hat­ta hadımlar bile hareme giremez. Haremdeki bütün işleri cariyeler görür. Genellikle zemin katlarında bir tür ‘konuşma yeri’ vardır ki, bu­rada cariyelerin en yaşlısı evin kâhyasına (erkek), hanımın istediklerini bildirir. Bu ko­nuşma, ‘dolap’ denen bir yer vasıtasıyla yapı­lır, istenilen şeyler de, yine burası vasıtasıyla hanıma iletilir.

Böylece, evin erkeğinden başka hiçbir kimse hareme giremez. Kardeşler, amcalar, kayınpeder gibi en yakın akrabalar bile, ancak yılın belirli günlerinde, yani bayramlarda, sünnet ya da evlenme düğünlerinde ve do­ğumlarda… Bu gibi hallerde bile ziyaret kısa kesilir.

Kadınlar, ancak yakın akrabalarının karşı­sında yüzlerini açabilirler. Şeriata göre, bu derece yakın olanlara (aralarında evlilik söz konusu olmayanlara) ‘mahrem’ denir. Diğer akrabalar ve aile dışından herkes ‘na-mahrem’dir. Bu kelime, haremle temas etmeleri yasak olanları ifade eder.

Hiçbir kadın na-mahrem karşısına hatta yeğenlerinin ve eniştelerinin karşısına yüzü­nü kapamadan çıkamaz. Bu kaide, hekimleri bile içine alır. Zaten, bir kadın, hekimi görece­ği zaman, kocası ya da cariyeleri daima yanında bulunur. Hekim, hastanın nabzını, an­cak kolu baştanbaşa bir müslinle örtülü oldu­ğu halde tutabilir; ama diğer taraftan, gerekirse gözlerini ya da vücudunun başka bir kısmını hekime gösterebilir. Ayrıca, haremde-kilerin çoğu, bir hastalık halinde, hekim gibi çalışan kadınlara başvururlar. Doğumları ka­dın ebeler yaptırır. Bir kadın hastaya, bir hekim ya da cerrah çağrılması, ancak hayatı tehlikeye girecek derecede hastalığı ağırsa mümkün olur.

Kadın, zamanının çok büyük bölümünü evde geçirir. Sokağa bakan pencereler kafes­lidir. Bahçe sahibi olanlar da rasgele bahçeye çıkamazlar. Kadın hamama gitmek, anne ba­basına ziyarette bulunmak, alışveriş etmek ya da sadece gezinmek isterse sokağa çıkabilir. Ancak bu da tek başına olmaz; evin öteki ha­nımları, cariyeler ve hadımlar kendisine eşlik ederler. Çok yaştı kadınlar kendi başlarına so­kağa çıkabilir. Hiçbir kadın camie gitmez…

Türkiye (Osmanlılar) aynı zamanda bir örf ve âdet imparatorluğudur. Öyle ki, eğer karısı­nın misafiri varsa, evin erkeği bile, çok büyük bir mecrubiyet olmadıkça, hareme giremez. O zaman da gelişini önceden haber verir. Böyle­ce misafir kadın örtünmeye zaman ve imkân bulur. Hükümdar bile bu kaidelerin dışına çı­kamaz. Hiçbir kadın, ileri gelen bir devlet adamının, bir saraylının haremine giremez. Eğer bazı vezirlerin eşleri hükümdarın hare­mine giderse, bu, ancak bir sultan ya da şehzadenin doğumu dolayısıyla yapılan resmi bir davet sonucu olur…”

ANA-BABAYI ZİYARET

“Kadınlar, ancak kendi ana-babalarını zi­yaret edebildikleri ve bu fırsat da sık sık çıkmadığı için, bu tür ziyaretler bazen on beş, hatta yirmi gün sürer. Bir kadın, yanında ço­cukları ve cariyeleri olduğu halde, annesine, kız kardeşine, teyzesine, kayınvalidesine gi­dip birkaç hafta kalabilir. O da aynı şekilde onları kendi evinde misafir eder.”

“… Anne ve babaların kızlarına karşı gösterdikleri yakın ilgi sadece ilk nikâha münha­sır kalmaz. İster boşansınlar, ister dul kalsınlar yaşı çok ilerlemiş olmadıkça, aile ona yeni bir koca bulmakta aynı ilgiyi gösterir. Kadınların devamlı olarak nikâh altında bulun­ması, dinin nokta-i nazarına (belirlediği görüşe) da uygundur.”

“…Türklerin evlilik kurumuna karşı duydukları hürmet büyüktür. Evlilik görevini yerine geti­rebilecek yaştaki bir kadının bekâr kalması, onlara, törelere karşı gelme gibi görünür. (Ka­rı ve kocanın bir arada yaşaması, Allah’ın emridir, hiçbir kadın ve hiçbir erkeğin bu emre karşı gelmeye ve insan neslinin çoğalması gi­bi önemli bir hedefi reddetmeye hakkı yoktur) derler. Kısır kadınları ıstırap içinde bırakan, fakir oldukları halde çok çocuklu olduklarında teselli eden inanç budur. Bir kadının ne kadar çok çocuğu olursa, kocasına o kadar çok söz geçirebilir. Herkes kendisine karşı daha fazla hürmet duyar.”

HÂKİM KARSISINDA KADIN

“… Kadınlar, ancak ailelerinin menfaati söz konusu olduğu zaman hâkim karşısına çı­kar ya da bir devlet memuruyla görüşürler. Onlar da dul ya da belirli bir yaşın üstünde olan kadınlardır. Böyle bir görüşme için önce­den randevu almalarına ve gelişlerini haber vermelerine lüzum yoktur. Oraya gittikleri za­man, hademe tarafından içeri alınırlar; onlar da herkesin içinde ziyaretlerinin sebebini an­latırlar. Eğer gizli bir şey söyleyeceklerse, o zaman konuşacakları kimseye yaklaşıp alçak sesle söylerler. Kadın, daima-peçeli olduğu halde hâkim ya da memurlar yine de kadının yüzüne bakmazlar…”

“… Türkler mutluluğu, sakin bir hayat, iç huzur, namuslu ve basit zevklerin neşesinde
bulur… Kadınları en fazla etkileyen, onların mutluluğunu bozan, hayatlarının akışını zehirleyen tek şey, kocalarının kalbini ve servetini,hiçbir itirazda bulunmadan başkasıyla (başka bir kadınla) paylaşmak mecburiyetidir. Her erkeğin dört kadına kadar alması; hatta cariyelerle birlikte yaşaması caiz olduğundan,birçok erkek bu haktan yararlanır. Ve bütün haremlerini, özellikle ilk karılarını mutsuz,bedbaht ederler… Ancak, çok karılı evlilik, sa­nıldığı kadar yaygın değildir ve orta hallilerle yoksullar arasında giderek azalmaktadır. (18.yüzyıl başları)… Çok karılı olanlar, karılarını bir arada oturmaya asla mecbur edemez.Böyle bir erkeğin karılarının hanemde ayrı bir dairesi, ayrı sofrası ve ayrı cariyeleri vardır.Bütün karıları için ayrı ayrı ev açanlar da var­dır; ancak bunların sayısı çok azdır. Son günlerde fazla varlıklı olmayan kimseler asla birden çok kadınla evlenmeye yanaşmaz ol­muşlardır. Ayrıca, bir ya da daha çok cariye
alacak kadar varlıklı olanlar, karılarını üzme­mek için, bunların yaşlı olmasını tercih etmek­
tedir. Öte yandan hiç evlenmeyip de, cariyeleriyle yaşayanlar da vardır. Avrupa’da bunlara
haksız yere metres hayatı yaşıyor denir. Ama,onların sahipleriyle birlikte yaşamaları tabii­dir; doğurdukları çocuklarda, evli (nikâhlı) bir kadından doğmuş kadar meşrudur…”

 

HAYAT KADINLARI

“… Genel kadınlara (Hayat kadını) gelince, inanılmaz ama, İstanbul’da olsun, impara­torluğun başka büyük şehirlerinde olsun, Müslüman olan genel kadınların sayısı kırkı bulmaz bile. Bunlar, toplumun en alt tabaka­sından sayılırlar ve sürüklendikleri büyük sefalet nedeniyle bu duruma düşmüşlerdir.”

1 Awesome Comments So Far

Don't be a stranger, join the discussion by leaving your own comment
  1. ergenekon
    28 December 2009 at 15:59 #

    Sevgili kardeşim,
    su gibi harika bir yazı yazmışsın. Kalemine sağlık, beynine kuvvet….
    Tüm yazılarını bir kitapçıkta toplamayı düşünür müsün? Eğer düşünürsen, sana tekrar şunu tavsiye ederim. Lütfen yadığın yazıların sonuna muhakkak kaynakça belirt…
    Hasretle seni kucaklarım…
    Ahmet

Leave a Comment

Remember to play nicely folks, nobody likes a troll.